deterjanla yıkanan kaldırımlar…

Gazeteci arkadaşım Burçak Güven, Kurban Bayramı arifesinde Teşvikiye Osman Seden Sokakta düştü ve ayak bileğini kırdı.

“Eeee ne var bunda, gayet normal, burası Türkiye üstüne üstlük İstanbul, herkesin başına gelebilir” dediğinizi buradan duyuyorum. (Tabii epeydir yazmıyorum, idare-i maslahatçı köşe ağbileri gibi gün doldurmak için yazdığımı düşünebilirsiniz. Her gün siyaset köşesi yazmaları sebebiyle sıraya dizerler, bugün Bahçeli, yarın Baykal, öbür gün de Başbakan’ı malzeme yaparlar, günün yükselenine göre, kendi ufak hesaplarınca her birine takdir ya da tekdir yazısı yazarlar.)

Küp dolsun derdiyle köşe doldurmak gibi bir adetim yok şükür. Onu yeterince yapan var zaten bu ülkede. İçten içe de Başbakan’ın köşe yazarları konusundaki düşüncesine destek veriyor diye düşünüyorsanız ziyan yok, düşününüz efendim. Başbakan’a zerre kadar katılmıyorum o başka.

Dönecek olursam Burçak’ın düşüp ayak bileğini kırma meselesine… İnsan hali düşersiniz bir tarafınızı kırabilirsiniz. Gayet normal. Amma velakin Teşvikiye’nin en civcivli saatinde İSKİ’nin deterjanlı suyla yıkadığı kaldırımda yürürken düşerseniz anormallik burada başlıyor. İSKİ’miz sağolsun, herhangi bir uyarıya falan gerek görmeden insanların yürüme saatinde kaldırıma aracını yanaştırmış, deterjanlı suyla haşır huşur kaldırım yıkatıyor. Tam o sırada kaldırımda yürüyen Burçak, bunu fark edemiyor, -uyarı şeridi falan hak getire elbette- langadanak yere seriliyor. Her an herkesin başına gelebilecek bir felaket.

Şu anda Amerikan Hastanesi’nde ameliyatlı bacakla yatıyor kendisi. Tamam kabul ettik artık bu ülkede her birey Allah’a emanet yaşıyor. Kimsenin sokaklarda, evinde hatta hatta karakolda bile başına ne gelebileceğinin garantisi yok. Ancaak İSKİ’nin deterjanla yıkama yaptığı kaldırıma bir emniyet şeridi çekivermesi bu kadar mı zor yahu?

Bundan bir kaç yıl önce belki hatırlarsınız Kemerburgaz otobanında ilerleyen araçlar esrarengiz biçimde kayıp kayıp kaza yapıyordu. Hatta ölenler bile olmuştu. Sonradan anlaşıldı ki varoşların halı yıkayan kadınlarının deterjanlı suları yola akıyor ve araçları kaydırıyordu. Tam da Türk tipi kaza biçimi.

Hadi burada kadınların cehaleti söz konusu. İSKİ’ye ne oluyor, bu kadar fütursuz davranma hakkını nerede buluyor? Kimbilir kaç kişinin başına geldi kaldırımda İSKİ’nin deterjanlı suyu yüzünden kayıp düşme hadisesi? Kimbilir kaç kişi kafasını çarpıp beyin kanaması geçirme tehlikesi atlattı?

1991 yılında, hayatımda ilk kez Londra’ya gittiğimde kaldırımda bir inşaat vardı. Kaldırıma, yaya geçişini kesmek için şerit çekilmişti. Bendeniz ise uyanık Türk çocuğu olarak şeritten atlayıp geçmeye hamle ettim kii (bakın reklamdaki gibi oldu) o saniye önüme polis atıldı ve “NOOOOOOO” dedi. Utançtan kafamı kaldırıp polisin yüzüne bile bakamadan şeridi dolaşıp geçtim.

Uygar ülkede insan işte böyle korunuyor ve kollanıyor. Bizde ise Allaha emanet zihniyeti aklımızın, ruhumuzun derinliklerine işlemiş durumda.

Burçak, İSKİ’ye dava açıyor. Ben şahsen davanın sonucunu çok merak ediyorum. Belki sonucu, insana değer veren bir ülke olabileceğimiz konusunda ışık verir. Ufak bir ihtimal ya… Neyse…

Yorumlar

40′ında 40 kadın

Güzel Tuluhan*, oturduğu yerde rahat duramayan, kafasını sürekli yeni projelere çalıştıran ve ne yapıp edip onları hayata geçiren Tuluhan yine harekete geçti. Tanıştığımızda 20′lerin en başındaydık. Şimdiyse 40′ların başına gelmiş bulunuyoruz pattadanak. Neler gelmiş, neler geçmemiş ki bu zaman zarfında!

Yaşımızdan yola çıkmış, “40′ında 40 kadın” diye muhteşem bir belgesel hazırlıyor. 40 yaşında apayrı mesleklerden, apayrı hayatlardan 40 kadına, 40 yaşın nasıl bir şey olduğunu anlattırıyor. Anlatan kadınlardan birisi de bendeniz oldum. Bu sabah kaşık kaşık yenen nutella tadında bir çekim gerçekleştirdik ekibiyle. Yüzde 90′ı gülerek, yüzde 10′u hafiften hüzünlenerek. Yüzde 10 hüzün, nasıl bir oran ola ki 40 yılın içinde. Bilmem…

En fazla önemsediğim şeyi sordu Tuluhan. “Kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olmak” diye cevap verdim. Her kadının da bu duyguyu tatması gerektiğini üstüne basa basa söyledim. Bir zamanlar Akşam gazetesinin Brunch diye çok güzel bir pazar ilavesi vardı. En seksi 100 şey diye müthiş bir derleme yapmıştı çılgının teki. Kimdir diye sormayın hatırlayamıyorum. Ama hasbelkader bu yazıyı okuyup da kim olduğunu söylemek ihtiyacı duyarsa, adres burası… Yok efendim çıplak vücuda çilek reçeli, g-string, bilmem nereye dövme, çorapsız mokasen carala curalasının sıralandığı 99 maddeden sonra en seksi 100. madde “Ama her şeye rağmen kendi ayakları üzerinde duran bir kadın” dememişler mi? Demişler.

Tabii bu kısmı, işin matrağı. Ayrıca seksi midir bunu da bilemem. Seksilik önemli mi, hiç değil. İkisinin arasında nasıl bağ kurulur, onu da anlamam.

40 yaşına gelen her kadının  aşkı yaşaması gerektiğini söyledim. Yani tatmayan pek çok kadın vardır muhtemelen ama bence tatmamış olmak “Sen hiç yaşamamışsın” ile eşdeğer geliyor bana. Bu yüzden kendimi epeyce ayrıcalıklı hissettiğimi söylemeden geçemedim.

Ahırkapı’dan Bayrampaşa’dan İstanbul’un her semtinden, her meslekten, her milletten 40 kadın 40 yaşı anlatacak. Çekim sonrası acayip kafa dengi ekipten anılarını dinledim. Şahsen ekipten yalnızca dinlemesi bu kadar şekerse, izlemesi ne kadar doyulmaz olacak, ben bilemiyorum.

Belgesele ilaveten bir de kitabı olacak bu kadınların. Projenin yapımcılığını Plato Film Sinan Çetin üstleniyor. 8 Mart’ta EKAVART Galeri’de gösterilecek ilk olarak. Sonra tüm Türkiye’yi dolaşacak.

Kadının en güzel yaşı da ancak böyle müthiş bir proje ile anlatılabilirdi. Merakınıza değecek, emin olun!

*Tuluhan Tekelioğlu

Yorumlar

sizin hiç ananız ağladı mı?

Bazı adamlar vardır, dışardan görünümü zarif, incecik, yakışıklı, beyefendi, şairane ruhlu, sözü sohbeti dinlenir. Fakat ağzını bir açar, gerçek bir hödük çıkar. Bir de bunun tersi örnekler var hayatımızda. Adama dışardan bakarsınız bok çuvalı gibi, kaba saba, şekil şemal bozuk. Fakat bir konuşmaya başlar, gerçek bir beyefendi çıkar. Hayran kalırsınız, hakkında ilk görüşte düşündüklerinizden utanırsınız.

Hani son zamanlarda tartışılan GDO meselesinde olduğu gibi. Muzun kabuğunu soyuyorsunuz içinden karpuz çıkıyor misali. Tamam kötü bir örnek oldu ama anladınız siz onu!

Böyle kadınlar da var elbet. Dışardan akıllı, uslu, düzgün görünür. Mesela Aysun Kayacı. Dış görünüşü mükemmel ama ağzını açtığında bir an önce kapatsın istersiniz. Hatta utanmayıp “Yahu sen sussan ne iyi olur” diyesiniz gelir.

Talihsiz bir durumdur herhalde böyle bir insan olmak…

Ben de son zamanlarda Onur Öymen’de böyle bir talihsizlik keşfetmiş bulunuyorum sayın seyirciler. Dün uzuun uzuun seyrettim Onur Öymen’i televizyonda. CHP’nin talihsiz açıklamalar yapanlar kervanının baş yolcularından Onur Öymen -ki bu noktada bir Önder Sav, bir Mustafa Özyürek, bir Canan Arıtman’ın isimlerini anmazsam bi’ tarafım eksik kalır- Dersim Ayaklanması konusunda çam değil ormanları devirmek konusunda büyük bir başarı gösterdi.

Oturdum, tekrar tekrar düşündüm, buradaki problem nedir diye. Kabul ediyorum dış görünüşüyle haza bir beyefendi, gerçek bir zarafet adamı Onur Öymen. Adam monşer yahu.

Eksik nedir diye kafa patlattım fena halde. Gözümün önüne bu sözleri sarfederken Sayın Öymen; şöyle bir tipleme geldi: Beyaz çorap, siyah mokasen, elde kehribar kallavi bir tespih, ha patladı ha patlayacak bir göbek, iliklenmiş göbekten taşan ceket, dar yular şeklinde kravat ve tabii ki hilal bıyıklar. Dekoru tamamlamak için yüzük parmağı ile orta parmak arasında sıkıştırılmış sigara… Bir de pavkırarak konuşan model tabii ki. İlaveten üç hilal yüzük ama onun modası geçti. Kimleri kastettiğim gayet açık sanırım. Anlamayan da derdine yansın.

Bir de elini kürsüye patlatıp hak yarattı demeden bi’ vuruşta kürsüyü indiriverseydi “dadından yinmez” manzara oluverecekti. Bakınız Azmi Karamahmutoğlu örneği. (Bu modeller sonradan asker kaçağı ya da vergi kaçakçısı çıkar, o bu yazının konusu değildir.)

Onur Öymen Dersim konusundaki talihsiz açıklamaları yaparken aklımdan böyle bir tipleme geçiverdi ister istemez. Analar ağlamasın diye -yöntem ne kadar doğru tartışılır, o ayrı dava- iyi kötü birşeyler yapılmaya çalışılırken Dersim ayaklanması konusunda konuşmaz olaydı keşke. Kafadaşı “Arslanım Azmi” ile bu denli benzemektedir ne yazık ki…

Haa diyeceksiniz ki Onur Öymen CHP’li. O da bize bunca yıllar CHP’yi sol parti belletenlerin ayıbıdır elbette.

İşte böylesine vahim bir durumdur; dış görünüşünün bir monşer kadar zarif olması, ancak kafanın içinin de bir o kadar cife olması…

Yorumlar

amerikan suyunun kadırgalı versiyonu…

Yeni bi’ hastalığa tutuldum: Yazı tembelliği. Medyadaki böyyük abilerim söylerler; insan ayakları yerden kesildiğinde tutulurmuş bu hastalığa.

Lakin yazı tembelliğini şahsıma musibet eyleyen Rabbim, “yazı kararlılığı” gibi bir güzelliği de bahşedebiliyormuş. - Tabi yakacağım yer cirmim kadar; Cleveland falan bahşedecek değil ya, bununla idare et diyor- Şu sıcakta üstelik de pazar pazar, sabah beri “yazı yazacağım” diyorum  da başka birşey demiyorum.

Neler gelip neler geçmedi ki şunca zamandır; en ama en ilgincinden başlayalım: Bin yılda karıldı bu ülkenin harcı, ayrıştırmak kimin harcı… Devlet Bahçeli’nin hükümetin Ermeni ve Kürt açılımlarına karşı milliyetçi kesimi gaza getirmek amacıyla bulunan yeni slogan. Türkeş de bi’ zamanlar “Ne mozayiği ulan” demişti tam da aynı minvalde. Milliyetçi yaratıcılığı besbelli ki buraya kadar olabiliyor. Harç-mozaik sınırlarının dışına çıkılamıyor. Sayın Bahçeli, vakti zamanında sizin de kardığınız harcı gördük, buradan hepimizin payına düşen harçları-haraçları da aldık, bu işin sizin harcınız olmadığını da gördük. Artık yeni birşeyler söylemenin zamanı değil midir?

Son günlerin en başarılı reklam kampanyası; Sabah Sarı Sayfalar… Reklamın kendini anlatması diye bir kural vardır. Yani herkesin bu reklamı anlayabilmesi esas kabul edilir. İşte bu yüzden son günlerin hatta son zamanların en başarılı ve amacına ulaşan reklam filmi Sabah Sarı Sayfalar. Tek problem yayınlanma frekansı yeterince sık değil, daha da sık gösterilmeli ki ilgili olan tüm hedef kitle görebilsin. Zira Sarı Sayfalar’ın hedef kitlesi oldukça yüksek sayıda. 

Ve değinmeden geçemeyeceğim bir felaket var: Pepsi-Seda Sayan endorsement kampanyası. Hep tartışılagelmiş bir konudur bir markanın celebrity’si neye göre seçilir? Bu konuda belirli bir kriter yoktur, kriter belirlenmesine de olanak yoktur. Hele ki Türkiye gibi akla karanın her dakika birbirine karıştırıldığı bir ülkede bazen “Allah ne verdiyse” kriteriyle bile celebrity seçimi yapılabiliyor.

Fakat bugüne kadar yapılabilecek en anlamsız celebrity seçimi Pepsi’ninki olmuş açık söylemek gerekirse. İşin daha vahim tarafı ekranda ama öyle ama böyle bi’ şekilde hepimizi etkileyen Seda Sayan olarak kullanılsaydı gerçekten içim yanmazdı. Hani “geleydin kız şuraya, ne vardı” tonunda konuşan hepimizin Seda Sayan’ı.

Öncelikle Seda Sayan’ı farklılaştırmaya kalkışmışlar. Nerde Polaris’te bütün doğallığıyla Mülayim’le müthiş bir çift oluşturan Seda Sayan, nerde Pepsi’nin Amerikan suyuna zorla uyum sağlatmaya çalışılan Seda Sayan’ı. Amerikan markasının bu kadar yerelleştirerek kendini sıcak gösterme çabası kusura bakmayın ama taşraya giden eski İstanbul hanımefendisinin yerel halkın lehçesiyle konuşmak için kendini zorlaması kadar sevimsiz ve itici bir durum oluyor.

Haa bir de uzak ara rakibi Coca-Cola’nın Mutluluğa Kapak Aç kampanyası var ki o bir takdir yazısı isteyecek kadar etkili ve başarılı. Bir sonraki yazıya… Azzzz sonra!

Şimdilik bana müsaade. Söz veriyorum arayı bu kadar açmayacağım!

Yorumlar

kevin costner THY’yi uçuracak, merak etmeyin…

Memleketin havasından mıdır, suyundan mıdır bilemiyorum ama adettendir iyi ve düzgün yapılan bir reklam yayınlandığı zaman medyamızın bilir-bilmez, anlar-anlamaz kesimi yerden yere vurur. Son Kevin Costner’lı THY kampanyasında olduğu gibi…

Eleştirmek olsun diye eleştiri yapanları “tuzlayayım da kokma” babında bir kenara bırakıp başlayayım kampanya hakkında düşüncelerimi aktarmaya…

Öncelikle bu kampanya THY’den de açıklandığı üzere 70 ülkede yayına girdi. Yani bu reklamın hedef kitlesi aslında tamamen Türk insanı falan değil, ağırlıklı olarak yurt dışından Türkiye’yi tercih edecek olanlar ya da THY ile kendi ülkesinden uçacak olanlar. Bu yüzden Kevin Costner’ı celebrity olarak kullanmak başlı başına bir olay. Zira iddialı dünya havayollarına baktığımızda Singapore Airlines, Emirates, Cathay Pacific vs. Kevin Costner son derece ayırt edici bir etken. Pek çok havayolunun uluslararası arenada yayınlanan reklamları birbirinin hemen hemen aynısı…

Son noktada izleyicinin aklında kalacak olan detay her ne kadar son yıllarda bir miktar çaptan düşmüş olsa da bir dünya starı olan Kevin Costner. THY-Kevin Costner bağlantısı hedef kitlenin davranışında kesinlikle çok etkili olacak. Yoksa reklamdaki ıncık-cıncık detayları bir noktadan sonra izleyicinin hatırında kalması eşyanın doğasına aykırı.

Bu yüzden THY kendi alanında deyim yerindeyse aşmıştır ve bu kampanyadan adım gibi eminim ki büyük başarı elde edecektir. Tabi basit ve dar bakışlı AKP karşıtları ya da karşıtlık olsun diye kendini şirin göstermeye çalışan cenah, bu kampanyayı yerden yere vurmaya devam edecektir. O arkadaşları dar ve küçük hayat bakışları ile bir kenara bırakmakta sonsuz yarar var! AKP’nin atadığı THY yönetimi ne yaparsa hata olacaktır zaten! Hem ayrıca ne gerek vardır şu kriz döneminde böyle bir harcama yapmaya! Ayrıca dar gelirli Türk halkının uçak da nesine gerektir… Otobüs nesine yetmemektedir!

Gelelim reklam filmine. Benim reklamın fikrine dair tek itirazım; reklam First Class uçuşların başlamasıyla hemen hemen aynı zamanda yayına girdiği için ne yazık ki First Class uçuşun lansman filmi gibi algılanıyor. Halbuki bu yalnızca THY’nin genel bir reklam kampanyasıdır. Ve reklamın ana vaadi de First Class olarak algılanıyor. Yani reklam vaadi ürünün çok önüne geçmiştir. Kendini star hissetmek ancak First Class’ın vereceği bir tüketici vaadidir. Ekonomi sınıfının ya da THY’nin genel reklam vaadi olamaz.

Daha da ötesi reklam fikrinin herhangi bir özgünlüğü yok. Gayet sıradan bir fikir. Rakip bir havayolunun da logosunu reklamın sonuna koysanız herhangi bir değişiklik olmayacak. Bu yüzden bu kampanyada en önemli ayrıcalık Kevin Costner’ın kullanılmış olması.

Filmde unutulmuş ya da konması düşünülmemiş çok önemli bir nokta var: Türkiye’den motifler. Haa Türkiye’den motif deyince aman aklınıza lale motifi falan gelmesin. Lale ile olan problemimi yedi düvel biliyor. Ancak, THY sadece uçak ve havaalanı ile sınırlandırılmış. Oysa ki rakip havayolu reklamlarına baktığımızda bir taşla iki kuş vuruluyor ve illa ki ülke motiflerine yer veriliyor. Burada bu tarz bir tek noktaya odaklamanın bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum.

Bir şarlatanlığa da değinmeden geçersem eksik kalır: Kevin Costner’a Ne Mutlu Türküm Diyene şapkasının giydirilmesi… Özellikle Avrupa-ABD insanları yanındaki kompleksimiz malum; ilk iş mikrofon uzatıp “Türkleri seviyür musunuz” diye sorarız. Ya da “Türkiye AB’ye girecek mi” gibi abuk bi’ soruyu Türk sınırlarına yeni girmiş futbolculara, artistlere falan sorarız.

Kevin Costner’ın menajeri de bu kompleksimizi iyi analiz etmiş olmalı ki kendisine böyle bir goygoyculuk yapması talebinde bulunmuş. Kevin Costner ise besbelli çaptan düşmüş olmanın ezikliği ve alacağı 1 milyon doların heyecanıyla hayır dememiş. Ortaya böyle bir saçmalık çıkmış. Yani komedi yapmaya uğraşsanız bu kadar olurdu.

Yoksa geriye kalan reklam kampanyası son derece başarılı. Kampanyayı yerden yere vuranların da haksız olduğunu zaman gösterecek. Hatta göstermeye başladı bile…

Yorumlar

pörtleyen milliyetçi tahammülsüzlüğü

kader.jpgAllah’ın bildiğini kuldan saklamaya gerek yok; Ka-Der (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) afişleri konusunda Devlet Bahçeli’nin kopardığı yaygarayı Deniz Baykal’dan beklerdim. Canım ciğerim Aylin Aslım “Kızım Baykal’dan ne bekliyorsun daha?” diye sorarak gerçeği kafamda bir kez daha dank ettirdi ya. Bu da Baykal’ın durumunun vahametinin özetidir aslında…

Bahçeli’nin yerinden zıplamasına ve yemeyip içmeyip mahkemelere koşturmasına sebep olan Ka-Der afişlerine gelince şöyle ki: Üç lider birarada gösterilip Bahçeli’nin itibarı zedelenmiş! Fotoğraf photoshop yöntemiyle kendisinden izinsiz kullanılmış falan falan…

Öncelikle son zamanlarda gördüğüm en başarılı siyasi kampanya, Ka-Der’in bu kampanyasıdır. Bunu söylemeden geçemeyeceğim. Türk reklamcılığında son zamanlarda rastlayamadığımız ince mizah ve zeka pırıltısı bu kampanyada sonuna kadar kullanılmıştır. Bu sebepten bu kampanya hakkında olumsuz bir yorumda bulunmak ya da işlevini yerine getirmediğini söylemek pek öyle kimsenin haddine düşmez.

Ancak Bahçeli’nin bu ince espriye tahammülsüzlüğünü anlamak gerçekten kolay değil. Zira kendisi

1. Deniz Baykal Ergenekon avukatlığına soyunmuşken Ergenekon’dan MHP’yi soyutlamasıyla ve bu konudaki takdir edilesi başarısıyla,

2. Deniz Baykal “yaşasın” çığlıkları atarken 27 Nisan e-darbesi konusundaki koyduğu mesafeyle,

3. Danışmanı Vedat Bilgin’in “Ya sev ya terket MHP’nin değil Ergenekoncuların sloganıdır” şeklindeki sağduyulu açıklamalarıyla,

4. MHP’nin ülkücü çek-senet mafyası, beyaz çoraplı, hilal bıyıklı ürkütücü görüntüsünden sıyrılması konusunda sarfettiği çabayla

Ne yalan söyleyeyim epeyce takdirimizi kazanmıştı. 22 Temmuz seçim kampanyasında meydanlardan idam ipi atmasını ise sadece ucuz bir seçim manevrası diye yorumlayıp fazla ciddiye almamıştık.

Amma velakin anlaşılıyor ki an geliyor Bahçeli’nin içindeki tahammülsüz milliyetçi taraf uyanıyor ve bu kadar esprili bir afişe bile anlayış gösteremiyor; afişleri toplatma kararları falan aldırmaya kalkışıyor. İçindeki milliyetçi tahammülsüzlüğü bi’ şekilde, bi’ yerden pörtleyiveriyor.

Neyse ki anneanne deyişiyle “eğrisi doğrusuna geliyor”, mahkeme Bahçeli’nin açtığı davayı ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiriyor, afişlerin toplatılması istemini reddediyor.

Keşke Bahçeli’nin aynı tahammülsüzlüğü TRT’de yayınlanan Şahların Labirenti belgeselinde Hırant Dink’i Maraş olaylarının faili olarak gösteren, soyadından utanan adam Ökkeş (Kenger) Şendiller için de geçerli olabilseydi ve bu konuda bir açıklama yapabilseydi. Hani cesetlerin sünnet kontrolünü yaptığını söylemişti hiç utanmadan sıkılmadan.

Bahçeli enerjisini bunlar için harcasaydı!

Yorumlar

bacak arası performansın akıldane değerlendirmesi

Yazı yazmaya oturduğumda aklımda tamamen son zamanlarda büyük gürültü koparan sponsorluklar üzerinde birşeyler çiziktirmek vardı. Dün de haberler vardı bu konuda; Herşeyin Bittiği Yerden isimli deprem fimi de sponsorluk iptalleri nedeniyle yarım kalmış. Yeni moda oldu Türkiye’de herşeyi sponsorlukla yürütmek.

Yani bir projeye başlanıyor, proje hakkında edilen ikinci kelam “Sponsor arayışındayız” oluyor. Sonra proje iptal oluyor, “Sponsor bulamadık” deniyor. Hani nerdeyse evin yıkılsın sponsor, boynun altında kalsın sponsor falan türküleri yapılacak. Ya kardeşim herşeye de sponsorla başlanamaz ki konulu bir yazı yazacaktım… AROG TürkTelekom sponsorluğuna dokunduracaktım sakin sakin…

Vallahi ve billahi… Yoksa aklımda zerre kadar yoktu Fatih Altaylı’nın bacak arası performans değerlendirmeleri falan. Fakat böyle oluyor demek ki insanın yoldan çıkıp kendini bambaşka bi’ konuda yazarken bulması.

Zaten medyamızın değerli kadın yazarları bacak arası-organ-sallama konusunda söylenecek herşeyi söylediler. Artık söyleyecek birşey de kalmadı derken… MEDİZ yapılacak her türlü şık protestoyu yaptı, kadın olarak geriye pek birşey kalmadı derken…

Derken bundan birkaç yıl önce Türk reklam piyasasına zerre yakınlığı olmadan Sabah gazetesinin reklam eleştirmenliğine pattadanak getiriliveren -nasıl geldiği o zaman bi’ türlü anlaşılamayan- Ankaralı akademisyen, Genelkurmay’ın biricik akıldanesi -sonradan anlaşılan-Nuran Yıldız, Fatih Altaylı’nın bacak arası-organ performansına bir destek atmış ki. Sormayın gitsin! Bir de üstüne MEDİZ’i kınamış falan nerdeyse. Yok efendim, yok efendim tonlarında…

Sabah’ta yazarken de kendisinin tamamen-hatta tastamamen dışında bazı köşelerden atışmalar sürerken -anlattırmayın bana, çok isim girer işin içine-  büyük markaların pazarlama müdürlerini falan arayıp “Ay benim hakkımda nasıl yazar bu adam böyle şeyler” diye kendini olaylara müdahil ettirme çabaları da piyasayı eğlendirmiştir zamanında.

Genelkurmay akıldaneliğine ilaveten Fatih Altaylı’ya köşecilik yapması için emanet edilen Nuran Yıldız, kadınların tepkisine güleceğini mi yoksa ağlayacağını mı bilememiş. Ne mutluymuş ki Habertürk’deymiş, ne mutluymuş ki Fatih Altaylı’nın yanındaymış.

Mutluluklarının daim olmasını dileyerek, naçizane önerimiz olsun kendisine kadın olarak. Hani akıldanelik yapıyor ya; mesela dese ki “Ya Fatih, canımız kanımız Genelkurmay’ın emrine organınla değil de aklınla amade olsan…” Ya da patronun bu kadar zavallı bi’ laf etmiş, bir şey söyleme sus otur, olan olmuş babında. Yoksa lükse mi kaçtım. Olaylara kendini müdahil ettirmek böyle bir hastalık işte. Şimdi yukarı tükür zırvalamak, aşağı tükür saçmalamak…

Tabi kılavuzu karga olanın burnunun boktan kurtulmaması gibi şimdi şimdi anlaşılıyor İlker Başbuğ’un “Medyanın durması gereken yer” şeklinde pavkırmasının sebebi… Vahim bir akıldane problemi var olayların içinde.

Bu konu bu kadar yeter… Ama iletişim danışmanlığı dediğimiz şeyin adamı vezir de, rezil de edebileceğinin en güzel örneğidir bu konu.

Bir de kediyi öldüren bir maruzatım daha var: Tamamen meraktan. Kadın yazarlar Fatih Altaylı’yı protesto ettiği zaman “Haydi bastır” diye gaz veren, ne şiş yansın ne kebapçı böyyük medya abilerinden de bu konuda bir hamle beklerdi gönlümüz. Hani köşelerinden diyemezler miydi “Yahu Fatih ne biçim laflar bunlar, ağzını toplasana, olmadı uçkurunu toplasana” falan diye… Taraf’tan Yıldıray Oğur hariç.

Yoksa çok mu beklerim, haa?

Yorumlar

bir romantik sponsor ağlanması örneği:can dündar

Mustafa’yı izlemedim. Ama mutlaka izleyeceğim. Kesinlikle izlenmeye değer bi’ film olduğunu düşünüyorum. Hele ki sponsor kıyametinden sonra farklı bakış açılarıyla izlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Nedir kısaca olay? Türkiye’nin en büyük reklamverenlerinden birisi olan Turkcell, Can Dündar’ın Mustafa filmine sponsor olmaktan son anda vazgeçmiş. Bugün vizyona giren filmin tanıtımı için Doğan Grubu kanallarını gezip üstüne basa basa Turkcell’in sponsorluktan vazgeçmesinin kendisini ne kadar zor durumda bıraktığını anlatıyor. Bu arada işin garip tarafı asıl sponsor Sabancı’nın adı bile geçmiyor. Çok ilginç!

Öncelikle bir filmin sponsorluğu için projeye başlamadan önce pek çok firmayla, markayla görüşmeler yapılır, kimisi kabul eder kimisi reddeder. Bunun altında fikir, ideoloji, görüş gibi birtakım şeyler aramak ve bunu bir tanıtım aracı olarak kullanmak doğru değildir. Markanın sponsor olmasının ya da olmamasının pek çok sebebi olabilir. Fakat asıl sponsorların adını anmadan -ki Sabancı ciddi bir para yatırmış bu filme- doğrudan Turkcell’in sponsor olmaması üzerinden tanıtım yapma çabaları ve ağlaması biraz anlamsız değil mi?

Can Dündar mutlaka başka potansiyel sponsorlarla da görüşme yapmıştır ve belki reddedilmiştir. Üç yıldır Doğan Grubu’na reklam boykotunu sürdüren Turkcell’e Doğan Grubu kanallarında ve gazetelerinde “Ne kadar ayıp, Ulu Önder filmine destek vermediler” tonunda şikayet etmek emin olun filme birşey kazandırmayacaktır. Kısa vadede Doğan Grubu’nun gönlünü ferahlatacaktır ama Can Dündar’a pek birşey kazandırmayacaktır hatta daha sonraki projelerinde yapacağı sponsor ziyaretlerinde epeyce düzey kaybettirecektir.

Ayrıca Can Dündar’ın bu gerçeği hepimizden daha fazla idrak etmesini beklememiz pek de lüks olmasa gerek! Kendisinin bu işlerdeki inceliği gayet iyi bildiğini düşünüyorum.

Bu anlamda Can Dündar’a naçizane tavsiyem biraz itidalli davranması olacaktır. Şu an Doğan Grubu kanallarında filmin gişe rakamları konusunda gaza gelip fena halde övünürken bu gerçeği de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Ayrıca büyük sponsor Sabancı Grubu’nun da bu konudan pek hoşnut olduğunu sanmıyorum. Bakar mısınız, sponsor olanın yani bu projeye ciddi para yatıran Sabancı markasının adı sponsor olmayan markadan çok daha az geçiyor.

Sponsorluk konusunu firma sponsor olmadığı takdirde tehdit unsuru olarak bir kenarda tutmak hiç bir markanın hoşuna gitmez. Ki Can Dündar bugünlerde kanal kanal gezerek ve gazete manşetlerinde yer bularak yoğun ağlama çabasıyla tam da böyle bir görüntü veriyor.

Yorumlar (1)

Project-Id-Version: WordPress 2.1.3 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2007-04-03 17:04+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Plural-Forms: nplurals=1; plural=0; « Previous entries