çalıştıkça içine bal suları dökülmek…

Reklam dünyasının büyük ustası Bay Acıman’ı geçen hafta kaybettik…

Gelin eski çırağı olarak biraz aktarayım yaşadıklarımı. Çırağı olmaktan sonsuz gurur duyduğum hatta bir adım öteye gidip kendimi ayrıcalıklı hissettiğim büyük usta ile tanışmam 1997 yılının Nisan ayında gerçekleşti.

Geç sayılabilecek bir yaşta reklamcı olmaya karar verdim. Arkamda bırakmakta kararlı olduğum sektörün yılgınlığı ama önümde başlamaya karar verdiğim yeni sektörün heyecanı… Üniversite yıllarımızın efsane reklam ajansı Manajans… Ve ben Manajans’ın efsane genel müdürlerinden Sait Aytemur ile görüşüyorum. Hani bi’ nevi rüyadayım. Sait Bey -ki sonradan Sait olacaktı benim için- ilk gözlem olarak aşırı özgüvenli olduğumu söylüyor. Bilemiyorum biraz artı mı, yoksa biraz eksi mi? Sonra da hep böyle Tatlı Sert misin sen diye soruyor. Yıllar sonra Akşam Gazetesi’nde Serdar Turgut tarafından köşe yazarı yapıldığımda köşemin adı Tatlı Sert oluyor… Sait ile görüşme ilerliyor, sonra aniden dışarı çıkıyor. Uzun bir süre gelmiyor görüşme salonuna.

Nice sonra görüşme salonuna dönüyor ve diyor ki “Birazdan Bay Acıman ile görüşeceksiniz!” Eyvah Eyvah. O anki heyecanımı anlatmam çok zor. Birazdan bir efsane ile görüşeceğim. Beni huzuruna kabul ediyor. Aman Allahım…

Küçük dev adamın odasına alınıyorum. O “gören” gözleriyle beni defalarca süzüyor. Bense korku içindeyim. Koskoca Eli Acıman herhalde benimle en fazla on dakika görüşür diye düşünüyorum. Lafa ne kadar uzun boylu olduğumla başlıyor. Bendeki heyecan yavaş yavaş azalıyor. Kendisinde uzun boylu olamamaktan dolayı hep bir sıkıntı olduğunu söylüyor. “Hep uzun boyum olsun isterdim” diye devam ediyor. Küçük dev adamın içinin ne kadar temiz ve çocuksu olduğunu gözlüyorum. Bu kadar açık yürekli olmasına şaşırıyorum.

Beni en fazla on dakika dinler diye düşündüğüm büyük usta ile görüşmemiz ne kadar sürüyor biliyor musunuz? Tam 3.5 saat… Bu zaman içinde ailemden oturduğum yere, özel hayatımdan geleceğe dair beklentilerime kadar sormadığı soru kalmıyor. Arada bir “Kızım sen sakın benim sorularımdan sıkılma” demeyi de hiç ihmal etmiyor. Kendisinden bahsediyor, Amerika macerasını anlatıyor, okul anılarını anlatıyor. Bütün hücrelerime kadar beni analiz ediyor.

En sonunda “Sana çok iyi bir account vereceğim Şermin” deyip beni uğurluyor. İlerleyen günlerde bütün üst yönetim ile beni tek tek görüştürüp, hepsinin görüşünü alıp Manajans’ta müşteri temsilcisi olarak işe başlatıyor.

Bir gün beni odasına çağırtıyor. Bir ilanı görmek istiyor. İlanı alıp gidiyorum. İlana uzun uzun bakıyor, bana ilk dersimi veriyor. İlanı beğenmediğini söylüyor. Sonra başlıyor anlatmaya: Önce ajans beğenecek, bu müessese bunun için var. Müşterinin beğenmesi ikinci planda kalır. Sen kendi süzgecini kullanacaksın! Git, bu çalışma bir kez daha yapılsın!

O çalışma kaç kere daha yeniden yapıldı tahmin edebilir misiniz? Tam 8 kere! Ama en mükemmeline ulaştırmıştı bizi küçük dev adam.

Bir gün akşam saatlerinde ajansta koştururken arkamdan sessizce yanaşmış ve şöyle demişti: “Şermin seni böyle koşuştururken gördükçe içime bal suları dökülüyor.” Bakar mısınız lafın güzelliğine…

Geçen yıllar içinde tüm Manajanslılar ayrı ayrı yerlere dağıldılar. Çoğu kendi işini yapmaya karar verdi. Bay Acıman’ın iş hayatından çekilmesiyle Türk reklamcılığı her geçen gün düzey kaybetti, kaybetmeye de devam ediyor. Ama tüm Manajanslılar istisnasız hepsi başarıyı yakaladılar. Bunda Acıman okulundan gelmenin etkisi tartışılmazdı.

Hem Bay Acıman’ın ardından verilen vefat ilanlarına bakarken hem de Neve Şalom Sinagogu’ndaki kalabalığa bakarken içim gerçekten çok acıdı. O güzel reklamcılar, o güzel atlara binip birer birer gidiyorlardı. Kimisi sektörden, kimisi ise bu dünyadan çekiliyordu.

Neyse ki törende gördüğüm Atilla Aksoy ve son kitabı “Yoksa Siz Hala…” biraz içimi serinletiyor, Türk reklamcılığının o kadar da vahim durumda olmadığına dair ümit veriyordu. Tabii Atilla Aksoy’un tek başına gayretiyle nereye kadar gider bilemeyiz.

Türk reklamcılığının kimlere kaldığı ise o kadar aşikardı ki… Neve Şalom’un geneline baktığımızda reklamcılıkta kılavuz olmayınca topal eşek önde gidiyordu… Kaybedense hep Türk reklamcılığı oluyordu…

Yorumlar

ikinci yiğ’İZ ödül töreni

Geçen perşembe… Akşam haber bülteni seyrettiğim nadir günlerden birisi… ODTÜ’lü öğrenciler Başbakan’ı protesto ediyorlar, Başbakan içeride, öğrenciler dışarıda şöyle bağırıyorlar: Taaaayyip pabucu yarım çık dışarıya oynayalım. Elbette tepelerinde polis; bu seslenme üzerine en donyağı suratlı polis bile gülümsemeye başlıyor.

Bense önemli addedilen bir ödül törenine davet almışım, gitmesem olmaz: İletişimin Zirvesindekiler İZ ödül töreninin ikincisi. ODTÜ’lü öğrencilerin Başbakan’a seslenişi beni benden almış, gülmekten makyaj yapamıyorum adeta. Davete gitmek zorundayım. Bu kadar komik görüntüleri kaçırmak pahasına davete gideceğim. Bir taraftan iyi ki de kaçıracağım zira öğrenciler nasılsa polisin hışmına uğrayacak. Espri anlayışı gelişmiş her insanın gülüp geçeceği bu görüntüler biber gazı ile sonuçlanacak… Bu zavallığı izlemektense bir ödül töreni zavallığına katılmak evladır deyip gönlümü avutuyorum.

İZ ödüllerini hatırlarsınız. Hani geçen sene “Tekrarı olur mu bilemedim” dediydim, yüzümü kara çıkardılar ikincisi de yapıldı. İyi mi? Reklamcılar Derneği Başkanı Yiğit Şardan inat etmiş, birincisi zayıf ve ruhsuz geçen İZ ödüllerinin ikincisini de düzenlemekte beis görmemiş. Güreşe doyamamak bu olsa zahir…

Hava insanı ağlatacak kadar soğuk, ödül törenin ortamı ise daha da soğuk ve ruhsuz. Salonun yarısı boş, dolu tarafının yarısının ise ödül almak için geldiği aşikar. Geriye de kaldı sen, ben, bizim oğlan. O kadar…

Törenin sunucusu çok beğendiğim aynı zamanda çok da başarılı bir tören yöneticisi olan Ceylan Saner. Törenin açılışı geçen seneden görüntülerle yapılıyor. Fonda müzik ise Unforgettable (Nat King Cole’den Unutulmayanlar). Hani bilmeyen de sanır ki İZ ödüllerinin otuzuncusu falan düzenleniyor. Hepi topu ikincisi ve Unforgettable. Görüntüler sona eriyor, Ceylan Saner’in sunuculuk yapmasını bekliyoruz.

Fena halde yanılıyoruz, sunucu kenarda bekliyor, Yiğit Şardan bizzat kendisi sunuculuk yapmayı tercih ediyor. Retorik dersleri aldığı her halinden belli olan Şardan, tüm salonu ölmüş iletişimciler için saygı duruşuna davet ediyor. Saygı duruşu denilen şeyin anlamını sorgulayan birisi olarak bu durumu gerçekten garipsiyorum. Türkiye dışında başka bir ülkede böyle bir gelenek var mıdır ona takıldım. Kimler için saygı duruşunda bulunduğumuzu bilemedik. Kimbilir belki de İZ ödül töreninin sonuncusu içindi…

Dediğim gibi belagat konusunda son derece zayıf olan ve herkesle kavga tonunda konuşan Yiğit Şardan sunuculuk görevini fena yapmadı. Sadece her sahneye çağırdığını ha ağladı ha ağlayacak lirik bir ses tonuyla davet etmeseydi daha doğal olabilirdi. Kime benzetsem bilemedim; Demirkırat belgeselinde biteviye ve ağlamaklı ses tonuyla içimi kıyan Can Dündar’a mı, yoksa acıklı şiirler okuyup yapaylığı her tarafından akan sinir bozucu İbrahim Sadri’ye mi…

Tören salonunun içler acısı hali de ayrı bir vahametti desem yeridir. Sanki Türkiye’nin bir zamanlar en prestijli ve etkili derneklerinden Reklamcılar Derneğinin etkinliği değil de bir sahil kasabasında icra edilen emekliler yapı kooperatifi genel kurul toplantısı…

Kazandığı her ödülü keyifle almaya giden ve bunun tadını çıkaran Özel ödül kazanan Hıncal Uluç önemli bir toplantısı olduğu bahanesiyle törene gelmemişti. Çok önemli bir toplantı dediği apartman toplantısı mıdır site yönetim kurulu toplantısı mıdır artık neyse. Buradan pay biçiverin Reklamcılar Derneği’nin ne kadar önemsendiğine…

Hulki Aktunç, Mehmet Emin Karamehmet, Bülent Erkmen, Erol Moran, Turgay Ciner ve Hıncal Uluç’un özel ödül aldığı gecede “Yahu seneye ödül alacak kimse kalmadı” diye düşünmedim değil. Ayrıca neden bunların içinde bir Betûl Mardin yoktu o da ayrı konu…

Bülent Eczacıbaşı, Ersin Özince ve Firuz Kanatlı reklamveren ödülünü aldı. Firuz Kanatlı’nın bu kadar espritüel bir işadamı olduğunu bilmiyordum zira “Yiğit’in ajansının müşterisi olduğumuz için ödül bize verildi” deyince salon kırıldı geçti. Alinur Velidedeoğlu’na teşekkürü de ihmal etmedi.

Diğer ödül alanlar da her nedense sadece Yiğit’e teşekkür etmeyi bir borç bildiler. Her nedense kimse Reklamcılar Derneği’ne teşekkür etmeyi gerekli bulmadı ya da belki de aklına gelmedi. Kimbilir?

Sahneye ödül almaya çıkan onlarca erkeğin arasında en iyi dergisi ödülünü kazanan Vogue’un Genel Yayın Yönetmeni, zarafet sembolü Seda Domaniç’in anlamlı konuşması beni çok etkiledi. Çünkü sahneye çıkan tek kadın oydu ve ödül alan kadın sayısının artması dileğinde bulundu.

Ben klasik sorumu yine tekrarlayacağım. Bu ödül töreninin seneye devamı gelir mi acaba? Belki de Yiğit Şardan’ın hatır gönül ilişkilerini pekiştirmek sebebiyle son bi’ kez daha yapılır.

Ne demişim başlıkta? Yiğ’İZ Ödül Töreni…

Yorumlar

erkekler konuşur mu?

40′ında 40 kadın projesiyle büyük gürültü koparan Tuluhan, yine rahat duramadı. Bu sefer 50 yaşına gelen 50 erkekle görüşecek; kitabını, fotoğraf sergisini ve belgesel filmini yapacak.

Kadın için yaş dönümü olarak görülen 40 erkek sözkonusu olunca 50′ye çıkıveriyor. Neden erkekte yaş dönümü 50′dir peki? Ya da öyle olduğu düşünülür? Bu kısmını ben hiç bilmem anlamam da açıkçası. Tüm bu kalıpların da toplum tarafından belirlendiğini ve aynı şekilde topluma benimsetilmeye çalışıldığını düşünüp fazla da ciddiye almam. Ancak şu var ki sonunda 0 bulunan yaşlar her zaman dönüm noktası olarak düşünülmüştür. Neyse konu bi değil…

Bence konu erkekler ve erkeklerin konuşmasına dair taşıdığımız endişeler. Zira gayet iyi bildiğimiz üzere kadınlar konuşur. 40 yaş kadınlarında da gördük; her meslekten her kesimden 40 kadın yüreklerini açtılar. Herhangi bir kompleks duymadan, imtina etmeden, yaşadıklarından utanmadan, maskesiz ve makyajsız… Ve hatta fotoşopsuz:-)

40′ında 40 Kadın projesinin de başarısı tartışmasız bu yüzdendi. Bu arada 40′ında 40 Kadın belgeseli özel davetle İran’a gidiyor. Tuluhan Tekelioğlu, Tahran’da Verite Uluslararası Belgesel Film Festivalinde filmi bizzat sunacak. Bu arada ülkemizden kadın yazarların bu projeye kayıtsız kalması benim anlayış sınırlarımın biraz dışına taşıyor, ne yalan söyleyeyim.

50 erkek konuşur mu acaba? Benim endişem burada başlıyor. Zira bizler bu toplumda kadının sırtındaki yükün ne kadar ağır olduğunu söyleyip duruyoruz. Kesinlikle de böyle. Ancak diğer taraftan baktığımızda erkeğin sırtındaki yük de azımsanacak gibi değil. Öncelikle erkekten güçlü olması bekleniyor. Oysa ki erkekler özünde kadın kadar güçlü değiller. Bu beklentinin her zaman altında kaldıklarının da farkındalar. Hele ki yaş ilerleyince asıl problemler başlıyor. Konuşamaz oluyorlar, içlerini açamıyorlar. Bir kısmı hayata küsmeye başlıyor -hepsi değil tabii ama çok büyük bir kısmı-. Konuşamayan bir erkek 50 yaşı nasıl anlatır, ben şahsen merak ediyorum. Hele bir de devreye iktidar meselesi giriyor ki herhalde erkeğin yaşadığı - yaşayacağı gerçek acı bu olsa gerek.

Bu yüzden 50’sinde 50 erkek projesini kadın projesinden çok daha fazla heyecanla bekliyorum. Tuluhan’ın röportaj sanatını bu erkekleri konuşturmak konusunda çok iyi kullanacağına eminim. Röportaj yapılacak erkeklerin listesi de ilginç; Can Dündar, Ferzan Özpetek, Ahmet Ümit gibi isimler bakalım neler anlatacaklar 50 yaş hakkında.

Ben ayrıca bu projenin 50 yaşında olan pek çok markaya yakışacağını da düşünüyorum. Sergisiyle, belgeseliyle, kitabıyla, katılacağı festivallerle markaya çok büyük katkı sağlayacağına eminim. Örnek; 40′ında 40 Kadın projesine sponsor olan marka (malum marka adı anmıyoruz, kimse yanlış anlamasın) ayırdığı bütçenin kat ve kat fazlasını markasına kazandırdı. Müthiş isabetli bir sponsorluk verilmiş oldu. Bu yüzden 50’sinde 50 Erkek projesi konusunu 50 yaşına basan markaların dikkatine sunuyorum.

Yorumlar

türk erkeğinin ter kokusunun değeri

Geçtiğimiz mart ayından bu yana “Daha da yazmam” demiştim. Zira kendi iletişim şirketim var, marttan bu yana işimi büyütme kararı aldım, hem Türkiye hem de dünya çapında büyük bazı markalara danışmanlık yapıyorum. Şimdi bunu neden anlattım, kendi işim sizi bağlamaz ancak beni bağlar. Hafta sekiz gün dokuz yazdım zamanında. Marka danışmanlığı yapıp aynı zamanda köşe sahibi olan böyyük abiler bu işin bütün kredisini yiyip bitirdiler. İtibarın kitabını yazıp zerre kadar itibarı olmayan bu abiler gibi olmamak için yazı yazmayı kestim. Gerçi etik denilen şey artık bir detay olarak kaldı ama bu benim düşüncem. Bu yüzden bundan sonraki yazılarımda herhangi bir marka adı geçmeyecektir. Bu da böyle biline!

Efendim, Türkiye var oldukça her daim olacak bir konu ki adama yazı yazmama konusunda da tövbe bozduran cinsten. Şeytan yaz diyor, mantık yazma diyor. En sonunda marka adı kullanmamak konusunda ikisini buluşturuyorum. Konu, her anınızda sizi yakalayacak bir potansiyel tehlike. Sokakta, takside, konserde, sinemada, tiyatroda velhasıl her yerde. Türk erkeği ter kokuyor. Tamam elbette tümü değil ama büyük bir kısmı ko-ku-yor. Nokta.

Bunda ırdalanacak, dırlanacak, vay efendim Türklük onuruna zarar verecek, hakaret gibi algılanacak bir durum yoktur. Dünya Basketbol Şampiyonası sırasında Amerikalı basketbolculardan birisi -ismi hiç ama hiç önemli değil- Türkler “ölmüş eşek gibi kokuyor” dedi. Vay efendim Türkler Ayağa Kalkıyor, bize hakaret etti diye. Ama doğru kim itiraz edebilir ki haklılığına? Önümüzdeki zamanlarda bir başka uluslararası organizasyonda başkası gelecek, fare leşi gibi kokuyorlar diyecek. İşin acı tarafı bu da doğru olacak. Hakaret makaret yok işte gerçeği açıkça söylüyorlar. Peki biz birbirimize söylemiyor muyuz? Basbayağı da söylüyoruz; taksicilerin çoğunun leş gibi ter koktuğunu. Sokakta yürürken bazıları yanımızdan geçerken burnumuzu tıkamıyor muyuz? Biz birbirimize söyleyince oluyor da elin adamı gelip söyleyince mi kendimizi aşağılanmış hissediyoruz?

Basketbol şampiyonasının üzerinden zaman geçti kabul ediyorum ama bu konu yabancılar nezdinde her zaman gündemde olacak. Türkler Uçuyor ama aynı zamanda Türkler Kokuyor!

Geçtiğimiz aylarda Beren Saat’in celebrity olarak kullanıldığı deodorant kampanyasını hatırlamamak mümkün değil. Kampanyanın sadece markaya değil aynı zamanda toplam kadın deodorant pazarının da genişlemesine büyük katkısı olmuştu. Elbette markanın pazar payını neredeyse ikiye katlamıştı. Doğal olarak deodorant kullanmayan pek çok kadın bile kullanmaya başlamış, deodorant pazarı bu kampanya sayesinde büyümüştü.

Şimdi benim hayalim erkek deodorant markalarının da biraraya gelip, tamamen bir sosyal sorumluluk bilinciyle Türk erkeğini deodorant kullanmaya teşvik etmek. Tabii ter kokmanın ne kadar rahatsız edici, ne kadar ilkel bir durum olduğunu hedef kitleye güzel güzel anlatarak… Hem erkek deodorant pazarı genişlesin, hem de Türklerin üzerindeki bu kara leke ortadan kalksın. Yani her iki taraf için de kazanç sağlasın. Örnek; sabun markalarının biraraya gelerek zaman zaman yürüttükleri “Suya Sabuna Dokunun” kampanyası.

Hem yazı yazıp hem de büyük PR şirketi sahibi olan abiler de (son zamanlarda bu gruba ablalar da katıldı) dilerlerse bu önerimi deodorant markalarına götürebilirler. Telif hakkı falan istemem benden armağan olsun. Zamanında gazetelerinin birinci sayfasından anonslatıp “X restaurantın iletişimi zayıf” diye yazmışlardı. Ertesi gün de X markasına gidip “Senin PR’ını biz yapalım” deyip X restaurantın PR’ını almışlardı.

Dediğim gibi; bu piyasada etik denilen şey bir detay olarak kalıp gidiyor… Ama bundan böyle yazılarımda marka adı geçmeyecektir. İçinizden “enayi” diyebilirsiniz. Olsun!

Yorumlar

bize bizi hatırlatan bir reklam: arçelik

Değerlerini küçümseyen bir toplum olduğumuz kesin. Özümüze ait yerel motiflerimizi de bir çok alanda kullanmaktan kaçınıyoruz. Neden? Çünkü gerçekten aşırı kompleksli bir toplumuz. Karşımızdaki insanlara ve toplumlara kendimizi onların benzeriymiş hatta kopyasıymış gibi gösterip takdir toplamaya bayılıyoruz. Her Türkiye’ye gelene “Ülkemizi sevdiniz mi, beğendiniz mi?” gibi sorular yöneltip sonra da “Falanca ülkemize bayıldı” haberlerine seviniyoruz. Dünyanın hangi ülkesinde böyle bir manasızlık vardır bilemem. Ama bildiğim bir tek doğru var: Kendi değerlerimizi küçümsüyoruz!

Bu gerçek, reklam filmlerine baktığımızda aynen geçerli. Pek çok yerel marka için hazırlanan televizyon reklamlarına baktığımızda sanki uluslararası bir marka imiş gibi algılanıyor. Mesela tamamen yerel bir çorbanın reklamı sanki bir Avrupalı ailenin sofrasında çekilmiş gibi gösteriliyor. Allahaşkına yüzde 100 yerli bir çorba için İtalyanvari sofralar kullanmanın ne manası vardır?

Geçen Cuma akşamı yayına giren Arçelik Tır reklamı neyse ki bana bu tatsız gerçeği unutturuverdi. Reklamda Türkiye’nin en çok bilinen yerel markası Arçelik tır şoförü tarafından anlatılıyor. Mardin-Nusaybin karayolundan başlanıp tüm Türkiye karış karış gezilmiş. Binlerce kilometre yol yapılmış. Türk halkına ait pek çok yerel motif kullanılmış. Hiçbir şey yapay değil, hiçbir şey zorlama değil, göze batmıyor.

Türk insanı olarak mutlaka ve mutlaka kendinizden birşey buluyorsunuz. Reklamı seyrettikten sonra içiniz bir hoş oluyor. Kendimize ait değerlerin aslında ne kadar güzel olduğunu hatırlıyorsunuz. Teyzelerin birşeyler ikram etmesi, şoförün karısı ve çocuklarının fotoğrafını tırın güneşliğinde taşıması, düğünlerdeki takı dayanışması…

Film usta yönetmen Özer Feyzioğlu tarafından çekilmiş. Çekim ekibi Mardin, Hasankeyf, Burdur; Elmalı, Selçuk, Şirince, Kaş gibi yüzlerce şehir kasaba orası senin burası benim dolaşmış. Çekimler 6 günde tamamlanmış.

Türkiye’nin yerel markalarının yerel motiflerle ve görüntülerle reklam yapması çok önemli. Zira her durumda değerlerini unutmaya yatkın bir toplumuz. Reklamın toplumsal ve sosyal işlevine baktığımızda bu da önemli bir görev açıkçası. Bunu da Arçelik gibi bir devin yapması çok daha önemli.

Çekim ekibinin çekim dönüşünde ortak deklarasyonu gibi: “Böyle bir filmi Türkiye’de Arçelik’ten başkası yapamazçünkü her küçük köye bile giren başka marka/bayii/yetkili servis yok.  Gittiğimiz her yerde Arçelik deyince muhakkak o çevreden bir bayii ya da yetkili servis bulduk.”

Yorumlar

başarı hiç bir zaman tesadüf değildi ki

Sevgili Günseli Özen Ocakoğlu, bütün uğraşlarına nasıl olup da vakit bulabildiğini çok kıskandığım, bir türlü anlayamadığım Günseli, yeni kitabını çıkardı. Bir koltuğa bu kadar karpuzun nasıl sığdığını anladığımda benim için çok geç olacak, korkarım. Zira Günseli’nin kitabının tanıtım kokteyline bir ay kadar önce gittim, yazmaya ancak vakit buldum, bu utanç da bana yetip yetip artıyor.

Zaman Gazetesi’nde haftada bir okuduğumuz CEO röportajlarını toplu olarak ikinci kitabında yayınladı: Başarı Hala Tesadüf Değil. Röportajlar dizisinin ilk kitabı Başarı Tesadüf Değildir benim kitaplığımda dönüp dönüp aklıma geliveren birilerinin röportajını okuduğum tipik bir kaynak kitap niteliğinde.

Kitabın ikincisi 50 yeni kuşak ve genç CEO ile yapılan röportajdan oluşuyor. Gazetecilerin röportajlarını derleyip kitap haline getirmesi fikrine çok sıcak bakanlardan değilim. Zira bazen çok sıkıcı kitaplar çıkabiliyor ortaya. Takır tukur, akmayan, okuyana hiç bir şey katmayan kitaplar çıkıyor. Hele bir de son zamanlarda “nehir söyleşi” kitapları var ki sormayın gitsin, söyleşi yapılan kişi renkli bir şahsiyet değilse okumak bir işkence haline geliveriyor. Okumaktan anında vazgeçiyorsunuz.

Günseli Özen Ocakoğlu, Başarı Hala Tesadüf Değil’de bu dengeyi çok iyi gözetmiş. Hiç bir söyleşi gereğinden fazla uzatılmamış. Okuduğunuz her CEO’dan farklı bir deneyim ve bakış açısı kazanıyorsunuz. Sadece CEO’nun deneyimi ile sınırlı kalmıyorsunuz, şirketlerin, markaların geçmişine doğru bir yolculuk yapıyorsunuz adeta. Markaların ulusal ya da uluslararası olsun alt ürünleri konusunda detaylı bilgiye sahip olabiliyorsunuz. Dev uluslararası markaların Türkiye deneyimlerine dair fikir edinebiliyorsunuz. Mesela Oyakbank’ın ING Bank’a dönüşmesi süreci, ING Bank eski CEO’su Hakan Eminsoy’un söyleşisinde çok güzel anlatılmış. Pazarlama alanında çalışan ve çalışmak isteyen herkes için çok gerekli bir bilgi…

Başarı Hala Tesadüf Değil’i yönetici adayları, kendi işinin sahibi olanlar zaman zaman eline alıp okumalı. Zira yöneticide bulunması gereken özellikler konusunda ders niteliğinde deneyim aktarımları var. Aile şirketlerinin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair çok önemli ipuçları veriliyor. Krizde pazarlama iletişimine ara verilmesinin ne kadar yanlış olduğu hemen hemen tüm CEO’ların ortak görüşü.

Sabri Ülker’in Türkiye Gıda ve İçecek Dernekleri Federasyonu Başkanı Şemsi Kopuz’a verdiği öğütü okuyup da etkilenmemek elde değil. Kopuz, dernekleşmek için Sabri Ülker’e gider. Sabri Ülker girişimin çok önemli bir teşebbüs olduğunu, daha önce bunun için çok uğraştıklarını ancak başaramadıklarını söyler. Şöyle devam eder: “Başarabilmek için iki temel unsuru göz ardı etmemelisin. Birincisi başının her zaman dik, cebinin dolu olması, ikincisi ise başladığın işi sürdürmen ve geliştirmendir.” Kitap bunun gibi yüzlerce çok faydalı örnekle dolu.

Mesela bazı derneklerin başkanlarından derneklerinin neler başardığına dair detaylı açıklamaları öğrenebiliyorsunuz. Ki bazı derneklerin ne işe yaradığı konusunda ciddi endişeleri olan bir insanım.

P&G Kafkasya ve Orta Asya Bölge Başkan Yardımcısı ve Türkiye Genel Müdürü Saffet Karpat’tan P&G’nin ABD’de kuruluş hikayesini okumak ayrı bir keyif. Zira hikaye çok heyecan verici.

Amma velakin bir uyuzumu kaşımama izin verin; üşenmedim saydım, 50 CEO’nun içinde kaç tanesi kadın biliyor musunuz? Sadece ve sadece 4. Yani kadın CEO oranı yüzde 10 bile değil. Bu kitabın kurgusunun eksikliği mi? Asla değil. Zira bu, ülkemizde kadınlara yönetici olarak alan açılmamasının çok vahim bir göstergesi.  

Başarı Hala Tesadüf değil, baş ucunuzun ve ofis kitaplığınızın dönüp dünüp okunabilecek, vazgeçilmez bir parçası. Sıkmadan, bunaltmadan, daraltmadan…

Yorumlar

pek de iz bırakamayan bir ödül töreni

Geçen perşembe akşamı…

Soğuk hava İstanbul’da adamı bırr bırr bırrlatıyor…

Elinizde bir davetiye… Gitsem mi gitmesem mi ikilemi arasında gidip gidip geliyorsunuz.

Reklamcılar Derneği’nin kuruluşunun 25. yılı nedeniyle dağıtılacak olan “İletişimin Zirvesindekiler - İZ Ödülleri” töreni.

En sonunda önemli bir davet olduğuna kanaat getirip, üşengeçliğinizi de üzerinizden çıkarıp askıya asıp, yavaş yavaş yollanıyorsunuz Sabancı Müzesi’ne.

Törenin yapılacağı salonun nerdeyse yarıya yakını boş. Bir dernek başkanlığıyla ismini bağdaştırmak konusunda hayli zorlandığım reklam dünyasının Yiğit Şardan’ı, özel ödülleri sunmak için huzurlarınızda.

Şardan, Aydın Doğan’ın tüm zorluklara rağmen ayakta kaldığını, bugün Türkiye’de bağımsız medyadan söz ediliyorsa en büyük payın Aydın Doğan’a ait olduğunu belirtiyor. Konunun bağımsız medya olduğunda bu denli sahipleniliyor olması bu iç karartıcı gecenin en güzel sebebi herhalde… Sahiplenenlerin kimler olduğu ise bir hoş detay olarak kalıp gidiyor.

Ödül alanların tümünün listesi çarşaf çarşaf yayımlandığı için her birinin üstünden geçmeye gerek yok.

Ancak salonun büyük bir bölümünün Doğan Grubu çalışanları olduğu ve Aydın Doğan ödül alırken ayakta alkışladıkları göz önüne alınırsa, Reklam Ajansı kategorisinde ödül alan usta Eli Acıman’ı da şahsen ayakta alkışlamaktan aldığım  keyfi anlatmadan geçemem. Eski patronum, büyük usta Bay Acıman’ın sağlık sorunları sebebiyle kızı Linda Acıman’ın ödül alması sırasında bütün salon ayaktaydı. Bir ödül verilirken salonun bir kısmının ayakta alkışlaması ile tümünün ayakta alkışlaması arasındaki fark sanırım böyle ayırd edilebiliyordu. Neden, nasıl, kime göre vs. Pek iyi anlatamadım ama anlayan da anladı sanırım ne demek istediğimi.

Elbette bizim kuşağın fazla tanımadığı ancak ismini bir efsane olarak duyduğumuz İzidor Barouh için de geçerliydi aynı düşünceler. 100 yaşında ödül almaya gelebilen bir duayen reklamcı ayakta alkışlanmaz da ne yapılırdı?

Aynı şekilde Arçelik ve Beko adına ödül alan Gündüz Özdemir de reklamcılar tarafından ayakta alkışlanmayı hak eden bir isimdi bence. Neden mi? Hiç imtina etmeden “Bir Dünya Markası” sloganını yaratan ve Beko’nun dünya markası olması konusunda büyük gayret sarf eden Alinur Velidedeoğlu’na sahneden teşekkür etmesi sebebiyle… Ki genellikle böyle yapılmaz; bu reklamcının görevi olarak görülür. Bu yüzden Gündüz Özdemir’in jesti gözlerden kaçmaması gereken değerde bir teşekkür idi. Alinur’a edilen bu teşekkür, bunca yıllık ortağı olması sebebiyle Yiğit Şardan’ın da göğsünü kabartmıştır diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Hayat işte! Hem Gündüz Özdemir’e ödül ver hem de Gündüz Bey ortağına sahneden teşekkür etsin! Çifte kavrulmuş kısmet diye buna derler.

Yılın ulusal gazetesi ödülünü alan Hürriyet’in yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök ile yılın çıkış yapan gazetesi Habertürk’ün yayın yönetmeni Fatih Altaylı arasındaki tatlı atışma da ödül törenine renk katan ayrı bir güzellikti. İkisi de sahneden özgür basının önemi konusunda tatlı tatlı laflar ettiler hatta kendi aralarında hafiften atıştılar. Özkök ve Altaylı’nın basın özgürlüğünün önemi konusunda sahneden atışmaları bana bi’ hayal kurdurdu: Augusto Pinochet ve Juan Domingo Peron demokrasinin faziletleri konusunda karşılıklı tatlı tatlı atışıyorlar. Bir de bu atışmaya Kenan Evren’i katın, tam olsun. Hayal işte, olur mu olur.

Yılın çıkış yapan internet sitesi dalında yarışan 3 site de dikkat çekiciydi: Facebook, twitter ve gittigidiyor. Bu 3 internet sitesi ne amaçla seçilmişti, birbirleriyle ne ilgisi vardı da bunların içinden gittigidiyor en iyisi seçilmişti anlamak biraz zordu. Her zaman olduğu gibi internet yine arka plana atılmış, yalapşap bir seçim yapılıvermişti açıkçası. www.gittigidiyor.com’un rakibi www.faceebook.com olamazdı.

Yılın yaratıcılığa cesaret veren reklamvereni seçilen Mey İçki’den ödül almak üzere bir temsilcinin dahi törende bulunmaması ilginç bir detaydı. Reklamcılar Derneği’nin reklamveren gözündeki öneminin sorgulanması açısından ilginç bir göstergeydi.

Verilen her ödül sonrası salonun ufak ufak boşalması, törenin sonlarına doğru salonun neredeyse 4′te 1′inin dolu olduğunu görmek içimi ezmedi değil.

Tören sonunda tanıdığım birkaç reklamverene “Nasıldı” diye sormak gereğini duydum. Verilen cevaplar aşağı yukarı şöyleydi: “Sönük, ruhsuz, tatsız, zayıf… Niye yapıldı ki bu tören?”

Bırrlatan İstanbul soğuğunda taksi beklerken kendime sormadan edemedim: Geleneksel hale gelmesi hayal edilen İZ ödüllerinin önümüzdeki seneye devamı gelir mi acaba?

Ben bilemedim, sizce?

Yorumlar

bir ali taran vardır ali taran’da ali taran’dan içerü

1990′ların sonu, 2000′lerin başı idi…

Ali Taran’ın altın çağları idi… (google yapmak çıkalı beri yazarların işi kolaylaştı, eskiden olsa uzun uzadıya anlatmak gerekirdi kimdir, nedir diye. Gerçi Ali Taran’a sorsanız kendisini tanımayan yoktur ya. Efendim google yapınız, üşenmeyiniz.)

Allah için çok ama çooook yaratıcıydı…

Müşteri ayartmak pardon kapmak konusundaki hünerleri dillere destandı. Bkz. Mediacat Yayınlarından çıkan Hayatımız Reklam’da Nazar Büyüm’ün açıklamaları…

Dillere pelesenk olan pek çok reklam sloganı, onun elinden çıkardı. En başta: Ağzı olan konuşuyo…

Sonra gün oldu devran döndü, nasıl olduysa kimseler anlamadı, Cem Uzan’ın reklamcısı oluverdi. Rivayet muhtelif, dalalet tek kale…

Bir ilkesi vardı, medyaya konuşmazdı. Konuşmamak hafif kalır, fotoğrafını dahi gören yoktu. Ali Taran ne yaşar ne yaşamaz, bilinmezdi. Kaçan kovalanır misali isminin etrafında üretilen efsanelerin haddi hesabı yoktu. Zırva - tevil ikileminde döner dolaşırdı hakkındaki laflar. Yok efendim Cem Uzan kendisine “Senin kaç topuğun var” diye sormuş da, yok efendim Türk halkının nabzını maçlarda tutarmış da falan filan.

Kerameti kendinden azameti hışmından denilip geçilirdi her konuşmayan adam hakkında düşünüldüğü gibi…

Cem Uzan’ın getirdiği bereketsizlik mi bilinmez ama bir anda şemsiye tersine döndü. Reklamları vasatlaştı, işleri bozuldu. Bu ülke için seve seve zavallığına kadar düştü sloganlarının kalitesi. Ses düğmesi kısılır gibi kalite düştü, düştü…

Sonra Cem Uzan bozgunu yaşandı.

Tam da bu döneme denk gelir Ali Taran’ın dizgini boşalmış at misali medyaya konuşmaya başlaması.

Nasıl oldu bilinmez, neden Dubai seçildi hepten bilinmez ancak o unutulmaz deli saraylı kıyafetiyle Ayşe Arman’a verdiği röportajla başladı herşey. Sonra da ardı arkası kesilmedi.

Anlaşıldı ki kof imiş isminin etrafında bu kadar efsane dönen Ali Taran. Herhangi bir magazin figüründen bi’ dirhem üstün düşüncesi olmayan Ali Taran neden bu kadar uzun zaman medyadan kaçmıştı, kimse bir anlam veremedi.

2006 Marka Konferansı’nın yıldız konuşmacısı diye takdim edildi, ayıptır söylemesi sokaktan birisini çevirip sahmeye ittiriverseniz belki daha etkileyici olurdu. En azından doğaçlama diye ilgi toplardı. Yani bu kadar mı hazırlıksız olunur, konferansa gelenler bu kadar mı önemsenmez, dinleyiciye bu kadar mı azap yaşatılır?  Ceketinin Vakko’dan alındığı mı anlatılır dinleyiciye konferans konuşmacısı olarak…

Son zamanlarda böyyük medyamızın fenafillah mertebesi olan jüri üyeciliği oynuyor Ali Taran.

Düttürük bir film olduğu her halinden belli olan No Ofsayt için önüne gelen gazete ilavesine röportaj veriyor. Daha nerelere konuşacak bilemeyiz.

Bir de Deniz Seki’nin menajerliği hevesi var ki sonucunu benim söylememe gerek yok sanırım.

Yani medyaya Allah ne verdiyse konuşmanın bir fayda getirmeyeceğini Ali Taran’a anlatmak bana mı kaldı yahu? Nerde görülmüş medyaya konuşarak filme gişe yaptırıldığı?

Örnek olarak Nefes filmini hatırlatayım, belki işe yarar Levent Semerci örneği…

Netice itibarıyle bir garip Türkiye’mizde Ali Taran kendini sergiliyor. Konuşmadığı zaman yarattığı reklamlarda “bir bilen” bellemiştik, bir konuşmaya başladı “bilmeyen” olduğu anlaşıldı.

Türk medyası Ali Taran’ı da “Konuşursan böyyük adam olursun”a inandırdı yaa.

Yanarım yanarım ona yanarım.

Yorumlar

Project-Id-Version: WordPress 2.1.3 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2007-04-03 17:04+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Plural-Forms: nplurals=1; plural=0; « Previous entries