tartışma ever and forever: promosyon gezileri…

Hani ısıtıp ısıtıp gün gelince okurun önüne koyarsınız fakat buna rağmen güncelliğini yitirmeyen konular vardır. Elbette Türkiye gündeminde siyaset konuları tamamen böyledir. Ancak siyaset dışı konulardan birisi de zaman zaman hortlayan promosyon gezileri meselesidir. Yok efendim gazeteci buna katılmalı mıdır, katılmamalı mıdır, etik midir, değil midir?

Zaten yurdum medyasının Kemal Derviş gazlamasının altında fena halde ezilip kalacağız derken… Kemal Derviş de dönmedi mi bi’ nevi Hasan Mutlucan’a… Hasan Mutlucan darbe geyiğinin baş aktörüdür (komik tabi). Eyvah geliyor, demek ki kriz geliyor diye felaket tellallığı yapmak için dirhem fırsatı değerlendirip bombardıman yapan medyamızın yeni pelesenki Kemal Derviş olacaktı. Heyhat kendisi Deniz Baykal’a bağlılığını bildirmiş acil yoldan. Neden Deniz Baykal -hem de Deniz diye hitap etmiş, medya için müthiş seksi malzeme- artık o kadarı beni aşar. İstenen etki yaratılamamıştır bu kadarını söylesem yeter mi?

Geçenlerde Mutlu Tönbekici yazdı promosyon gezisi meselesini. -Kendisi gayet iyi arkadaşım olur, yüzüne de söyledim yazısının bir kısmına katılmadığımı… Bu yüzden çekiştirmeye falan girmez, kimse ellerini ovuşturmasın- Fakat bu da benim lüksüm biraz geç kaldım yazmakta, neyse… Dedim ya promosyon gezileri konusu güncelliğini asla yitirmeyecek bu ülkede. On yıl önce de gündemdeydi, emin olun on yıl sonra da gündemde olacak. Ancak medyadaki pek çok abinin -ablalar pek sevilmez biliyorsunuz-işine gelmediği için Mutlu’nun açmaya çalıştığı bu tartışma  davulcu osuruğuna gitti deyim yerindeyse. Hep böyle olur, birileri basın gezisi konusunu açmaya çalışır, sonra da unutulur gider.

Hangi kısmına katılmıyorum Mutlu’nun yazısının, ona bi’ bakalım: “Kimse korkudan markalar üzerine birşey yazamaz hale geldi.” Doğru kimse yazmıyor, yazamıyor. Ama gerçekten nedenine bakmakta yarar var. Öncelikle reklam, pazarlama ve dolayısıyla marka denilen konu medyadaki en hassas konudur. Ve evet konu üzerinde uzmanlığı ve yeterli deneyimi olmayan yazarlar bu konularda asla yazmamalıdır.

Ha şimdi diyeceksiniz ki ve Mutlu da diyecektir ki “Uzmanlığı olanlar yazdı da ne oldu?” Gerçekten zurnanın zırt dediği yer de tam burası. Uzmanlığı olan ve bir yazarlık kategorisinin Türk basınından kalkmasının sebebi de bu işte. Uzman yazarlar zaman içinde başka yollara saptılar, beşbin kere söyledim ve söyleyeceğim, kendi danışmanlık yaptığı markaları yazmaya başladılar, danışmanlığını kapmaya çalıştığı markaları tehditvari yazdılar.

Çözülme ve bozulma böyle başladı. Kendi kuyularını kazdılar ne yazık ki. Yazık olmadı mı evet oldu… Zira işin içine kişisel çıkarlar karıştırılan her türlü yazı-yazarlık yok olmaya mahkumdur ve zaman bu konuda haklı çıkardı müdahale eden markaları. Yoksa bu anlamda işini adam gibi yapana kimse dokunmayacaktı-dokunamayacaktı. Haksız mıyım? Şimdi de sağda solda “Markaların ayağına bastığımız için bize bu işlerden el çektirdiler” diye ağlama lobisi yaratıp mağduru oynamaya çalışıyorlar. Tamam markaların ayağına bastın ama nasıl ve ne sebeple bastın? Sen bugün köşende X markasının iletişimi zayıf diye yaz, ertesi gün X markasının PR’ını alabilmek için kendi şirketinin tanıtım görüşmesine git.

İşte böyle Mutlu, bu yüzden işin çivisi çıktı. Sütten ağzı yanan medya da yoğurtu üfleyerek yemek yerine hepten yememeyi tercih etti.

Reklam sektörünün Kristal Elma haftasına girmeyi idrak ettiği şu zamanlarda bir kez daha düşünülmeli bu konu. Kristal Elma izlenimlerinde buluşuruz…

Yorum yazın.