yazdırılmamış yazı…

Son zamanlarda bize özgü bir hastalık gelişti: Çirkin olan bir yeri güzelleştirelim derken daha da sevimsiz bi’ hale getirmek…

Bu nasıl oluyor anlamak pek mümkün değil. Tamam güzel de çirkin de görecelidir, bu konuda fazla söz söylemek de doğru değil. Ancak Taksim Meydanı’nın yeni düzenlenmiş halini 100 kişiye gösterin, “Güzel mi?” diye sorun, 100 kişinin 99′u da “Sadece çirkin değil, çok çirkin olmuş demezse” ne olayım. Ne olayım değil hatta gelin yüzüme tükürün.

Gezi üzerine artık söylenecek, konuşulacak, anlatılacak, yazılacak hatta çizilecek hiçbir şey kalmadı. Bu saatten sonra söylenecek her söz anlamsız kalacak. Gezi sadece Gezi’den ibaret değildir diyenler de beni hiç bağlamıyor. Gezi üzerine geliştirilen komplosever Türk milleti pardon bir kısım Türk milleti senaryoları da beni hiç ilgilendirmiyor. Gezi, beni sadece Gezi olduğu için yürekten ilgilendiriyor. 30 mayıs sabahı yakılmış çadırları gördüğümde yaşadığım Gezi üzüntüsü -ama sadece Gezi- ilgilendiriyor. Yoksa işin gaz yedik, polisten kaçtık, polis kovaladı, kaçtık yine gaz yedik diye dön dolaş anlatılan kısımların da artık gereğinden fazla ayrılmaz pilav - su ikilisine döndüğünün farkındayım. Dış mihraklar, benim yüzde ellim seninkini döver, faiz lobisi, yedirtmeyiz, içirtmeyiz gibi lafların da ziyadesiyle ballandırılarak kabak tadı verdirildiğini biliyorum. Komplo ise bile komplonun bu kadarına benim aklımın yetmediğini itiraf edip rahatlayayım. Şimdi bazıları “Sen ne anlarsın ki, senin aklın yetmez” deyip küçümseyecektir. Olsun varsın. Ben Gezi ile ilgileniyorum.

Ama geçen hafta Taksim Meydanı’nın özde değil sözde düzenlenmiş halini gördüğümde acı tablo bir kez daha kafama dank etti. Gözünüzün önüne şap dökülmüş sınırsız bir çöl getirin. Bir karış toprak yok, bir gram yeşil yok. Metro istasyonundan Divan Oteli’ne kadar olan o kocaman geniş bulvar tamamen kaldırılmış, arada refüjdeki ağaçlar da kaşla göz arasında deve edilmiş. Uçsuz bucaksız şap türü içrenç bir beton dökülmüş. O kadar çirkin ve sevimsiz olmuş ki kelime hazinesi en geniş yazar İhsan Oktay Anar bile bu çirkinliği anlatmakta zorlanır. O denli yani… Gözünüzün görebildiği tek yeşillik Gezi Parkı kalıvermiş. O da kaybedilen kaç tane genç, kaç tane göz pahasına.

Şimdi diyebilirsiniz ki “Acele etme daha bitmedi”. Olabilir ancak işin şu ana kadar ortaya çıkan kısmının tamamlanacak kısmının teminatı olduğuna o denli eminim ki. Yaptıklarımız - yapacaklarımız - teminat diye de bir politikacı söylemi vardır ve ben bu söyleme uyuz olurum. Çünkü adam olacak çocuk misali ilk halinden belli ortaya nasıl bir meydan çıkacağı. Tamamlandıktan sonra çok ama çook çirkin olacağı da gün gibi aşikar. 

Gayet tabii ki “Sanki Taksim Meydanı’nın eski hali güzel miydi?” diye de sorabilirsiniz. Tamam kabul ediyorum eski hali de gayet sevimsizdi. Hele o parkın alt bölgesindeki “kutu kutu pense” tabelalar gerçekten de sinirime dokunuyordu. Ama nerden aklıma gelsin o eski halini bile daha fazla beğeneceğim ve hatta özleyeceğim. Bize özgü olan çirkin olanı güzelleştireceğim derken daha da çirkinleştirip iğrenç hale getirme hastalığı bir kez daha vuku buldu. Özetle olan budur.

Sırf sözde düzenlenmiş Taksim Meydanı’nda bir gram da olsa yeşillik ve doğa görmemizi sağladığı için Gezi’ye bir kez daha bütün İstanbul halkı olarak teşekkür borçluyuz. Yoksa emin olun Gezi Parkı’nı da bir beton - şap okyanusu olarak görmemize ramak kalmıştı.

NOT: İşbu yazı dış mihraklar, faiz lobisi vs. sayesinde falan yazdırılmamıştır. Kendi kendime yaşadığım bir kent acısıdır diye düşünebilirsiniz. Kent acılarının bitmesi, bitirilmesi ise en büyük dileğimdir. Fazla; hatta hiç ümitli olmasam dahi… Nasıl olacaksa artık…

Yorum yazın.