Archive for Aralık, 2009

pek de iz bırakamayan bir ödül töreni

Geçen perşembe akşamı…

Soğuk hava İstanbul’da adamı bırr bırr bırrlatıyor…

Elinizde bir davetiye… Gitsem mi gitmesem mi ikilemi arasında gidip gidip geliyorsunuz.

Reklamcılar Derneği’nin kuruluşunun 25. yılı nedeniyle dağıtılacak olan “İletişimin Zirvesindekiler - İZ Ödülleri” töreni.

En sonunda önemli bir davet olduğuna kanaat getirip, üşengeçliğinizi de üzerinizden çıkarıp askıya asıp, yavaş yavaş yollanıyorsunuz Sabancı Müzesi’ne.

Törenin yapılacağı salonun nerdeyse yarıya yakını boş. Bir dernek başkanlığıyla ismini bağdaştırmak konusunda hayli zorlandığım reklam dünyasının Yiğit Şardan’ı, özel ödülleri sunmak için huzurlarınızda.

Şardan, Aydın Doğan’ın tüm zorluklara rağmen ayakta kaldığını, bugün Türkiye’de bağımsız medyadan söz ediliyorsa en büyük payın Aydın Doğan’a ait olduğunu belirtiyor. Konunun bağımsız medya olduğunda bu denli sahipleniliyor olması bu iç karartıcı gecenin en güzel sebebi herhalde… Sahiplenenlerin kimler olduğu ise bir hoş detay olarak kalıp gidiyor.

Ödül alanların tümünün listesi çarşaf çarşaf yayımlandığı için her birinin üstünden geçmeye gerek yok.

Ancak salonun büyük bir bölümünün Doğan Grubu çalışanları olduğu ve Aydın Doğan ödül alırken ayakta alkışladıkları göz önüne alınırsa, Reklam Ajansı kategorisinde ödül alan usta Eli Acıman’ı da şahsen ayakta alkışlamaktan aldığım  keyfi anlatmadan geçemem. Eski patronum, büyük usta Bay Acıman’ın sağlık sorunları sebebiyle kızı Linda Acıman’ın ödül alması sırasında bütün salon ayaktaydı. Bir ödül verilirken salonun bir kısmının ayakta alkışlaması ile tümünün ayakta alkışlaması arasındaki fark sanırım böyle ayırd edilebiliyordu. Neden, nasıl, kime göre vs. Pek iyi anlatamadım ama anlayan da anladı sanırım ne demek istediğimi.

Elbette bizim kuşağın fazla tanımadığı ancak ismini bir efsane olarak duyduğumuz İzidor Barouh için de geçerliydi aynı düşünceler. 100 yaşında ödül almaya gelebilen bir duayen reklamcı ayakta alkışlanmaz da ne yapılırdı?

Aynı şekilde Arçelik ve Beko adına ödül alan Gündüz Özdemir de reklamcılar tarafından ayakta alkışlanmayı hak eden bir isimdi bence. Neden mi? Hiç imtina etmeden “Bir Dünya Markası” sloganını yaratan ve Beko’nun dünya markası olması konusunda büyük gayret sarf eden Alinur Velidedeoğlu’na sahneden teşekkür etmesi sebebiyle… Ki genellikle böyle yapılmaz; bu reklamcının görevi olarak görülür. Bu yüzden Gündüz Özdemir’in jesti gözlerden kaçmaması gereken değerde bir teşekkür idi. Alinur’a edilen bu teşekkür, bunca yıllık ortağı olması sebebiyle Yiğit Şardan’ın da göğsünü kabartmıştır diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Hayat işte! Hem Gündüz Özdemir’e ödül ver hem de Gündüz Bey ortağına sahneden teşekkür etsin! Çifte kavrulmuş kısmet diye buna derler.

Yılın ulusal gazetesi ödülünü alan Hürriyet’in yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök ile yılın çıkış yapan gazetesi Habertürk’ün yayın yönetmeni Fatih Altaylı arasındaki tatlı atışma da ödül törenine renk katan ayrı bir güzellikti. İkisi de sahneden özgür basının önemi konusunda tatlı tatlı laflar ettiler hatta kendi aralarında hafiften atıştılar. Özkök ve Altaylı’nın basın özgürlüğünün önemi konusunda sahneden atışmaları bana bi’ hayal kurdurdu: Augusto Pinochet ve Juan Domingo Peron demokrasinin faziletleri konusunda karşılıklı tatlı tatlı atışıyorlar. Bir de bu atışmaya Kenan Evren’i katın, tam olsun. Hayal işte, olur mu olur.

Yılın çıkış yapan internet sitesi dalında yarışan 3 site de dikkat çekiciydi: Facebook, twitter ve gittigidiyor. Bu 3 internet sitesi ne amaçla seçilmişti, birbirleriyle ne ilgisi vardı da bunların içinden gittigidiyor en iyisi seçilmişti anlamak biraz zordu. Her zaman olduğu gibi internet yine arka plana atılmış, yalapşap bir seçim yapılıvermişti açıkçası. www.gittigidiyor.com’un rakibi www.faceebook.com olamazdı.

Yılın yaratıcılığa cesaret veren reklamvereni seçilen Mey İçki’den ödül almak üzere bir temsilcinin dahi törende bulunmaması ilginç bir detaydı. Reklamcılar Derneği’nin reklamveren gözündeki öneminin sorgulanması açısından ilginç bir göstergeydi.

Verilen her ödül sonrası salonun ufak ufak boşalması, törenin sonlarına doğru salonun neredeyse 4′te 1′inin dolu olduğunu görmek içimi ezmedi değil.

Tören sonunda tanıdığım birkaç reklamverene “Nasıldı” diye sormak gereğini duydum. Verilen cevaplar aşağı yukarı şöyleydi: “Sönük, ruhsuz, tatsız, zayıf… Niye yapıldı ki bu tören?”

Bırrlatan İstanbul soğuğunda taksi beklerken kendime sormadan edemedim: Geleneksel hale gelmesi hayal edilen İZ ödüllerinin önümüzdeki seneye devamı gelir mi acaba?

Ben bilemedim, sizce?

Yorumlar

bir ali taran vardır ali taran’da ali taran’dan içerü

1990′ların sonu, 2000′lerin başı idi…

Ali Taran’ın altın çağları idi… (google yapmak çıkalı beri yazarların işi kolaylaştı, eskiden olsa uzun uzadıya anlatmak gerekirdi kimdir, nedir diye. Gerçi Ali Taran’a sorsanız kendisini tanımayan yoktur ya. Efendim google yapınız, üşenmeyiniz.)

Allah için çok ama çooook yaratıcıydı…

Müşteri ayartmak pardon kapmak konusundaki hünerleri dillere destandı. Bkz. Mediacat Yayınlarından çıkan Hayatımız Reklam’da Nazar Büyüm’ün açıklamaları…

Dillere pelesenk olan pek çok reklam sloganı, onun elinden çıkardı. En başta: Ağzı olan konuşuyo…

Sonra gün oldu devran döndü, nasıl olduysa kimseler anlamadı, Cem Uzan’ın reklamcısı oluverdi. Rivayet muhtelif, dalalet tek kale…

Bir ilkesi vardı, medyaya konuşmazdı. Konuşmamak hafif kalır, fotoğrafını dahi gören yoktu. Ali Taran ne yaşar ne yaşamaz, bilinmezdi. Kaçan kovalanır misali isminin etrafında üretilen efsanelerin haddi hesabı yoktu. Zırva - tevil ikileminde döner dolaşırdı hakkındaki laflar. Yok efendim Cem Uzan kendisine “Senin kaç topuğun var” diye sormuş da, yok efendim Türk halkının nabzını maçlarda tutarmış da falan filan.

Kerameti kendinden azameti hışmından denilip geçilirdi her konuşmayan adam hakkında düşünüldüğü gibi…

Cem Uzan’ın getirdiği bereketsizlik mi bilinmez ama bir anda şemsiye tersine döndü. Reklamları vasatlaştı, işleri bozuldu. Bu ülke için seve seve zavallığına kadar düştü sloganlarının kalitesi. Ses düğmesi kısılır gibi kalite düştü, düştü…

Sonra Cem Uzan bozgunu yaşandı.

Tam da bu döneme denk gelir Ali Taran’ın dizgini boşalmış at misali medyaya konuşmaya başlaması.

Nasıl oldu bilinmez, neden Dubai seçildi hepten bilinmez ancak o unutulmaz deli saraylı kıyafetiyle Ayşe Arman’a verdiği röportajla başladı herşey. Sonra da ardı arkası kesilmedi.

Anlaşıldı ki kof imiş isminin etrafında bu kadar efsane dönen Ali Taran. Herhangi bir magazin figüründen bi’ dirhem üstün düşüncesi olmayan Ali Taran neden bu kadar uzun zaman medyadan kaçmıştı, kimse bir anlam veremedi.

2006 Marka Konferansı’nın yıldız konuşmacısı diye takdim edildi, ayıptır söylemesi sokaktan birisini çevirip sahmeye ittiriverseniz belki daha etkileyici olurdu. En azından doğaçlama diye ilgi toplardı. Yani bu kadar mı hazırlıksız olunur, konferansa gelenler bu kadar mı önemsenmez, dinleyiciye bu kadar mı azap yaşatılır?  Ceketinin Vakko’dan alındığı mı anlatılır dinleyiciye konferans konuşmacısı olarak…

Son zamanlarda böyyük medyamızın fenafillah mertebesi olan jüri üyeciliği oynuyor Ali Taran.

Düttürük bir film olduğu her halinden belli olan No Ofsayt için önüne gelen gazete ilavesine röportaj veriyor. Daha nerelere konuşacak bilemeyiz.

Bir de Deniz Seki’nin menajerliği hevesi var ki sonucunu benim söylememe gerek yok sanırım.

Yani medyaya Allah ne verdiyse konuşmanın bir fayda getirmeyeceğini Ali Taran’a anlatmak bana mı kaldı yahu? Nerde görülmüş medyaya konuşarak filme gişe yaptırıldığı?

Örnek olarak Nefes filmini hatırlatayım, belki işe yarar Levent Semerci örneği…

Netice itibarıyle bir garip Türkiye’mizde Ali Taran kendini sergiliyor. Konuşmadığı zaman yarattığı reklamlarda “bir bilen” bellemiştik, bir konuşmaya başladı “bilmeyen” olduğu anlaşıldı.

Türk medyası Ali Taran’ı da “Konuşursan böyyük adam olursun”a inandırdı yaa.

Yanarım yanarım ona yanarım.

Yorumlar

deterjanla yıkanan kaldırımlar…

Gazeteci arkadaşım Burçak Güven, Kurban Bayramı arifesinde Teşvikiye Osman Seden Sokakta düştü ve ayak bileğini kırdı.

“Eeee ne var bunda, gayet normal, burası Türkiye üstüne üstlük İstanbul, herkesin başına gelebilir” dediğinizi buradan duyuyorum. (Tabii epeydir yazmıyorum, idare-i maslahatçı köşe ağbileri gibi gün doldurmak için yazdığımı düşünebilirsiniz. Her gün siyaset köşesi yazmaları sebebiyle sıraya dizerler, bugün Bahçeli, yarın Baykal, öbür gün de Başbakan’ı malzeme yaparlar, günün yükselenine göre, kendi ufak hesaplarınca her birine takdir ya da tekdir yazısı yazarlar.)

Küp dolsun derdiyle köşe doldurmak gibi bir adetim yok şükür. Onu yeterince yapan var zaten bu ülkede. İçten içe de Başbakan’ın köşe yazarları konusundaki düşüncesine destek veriyor diye düşünüyorsanız ziyan yok, düşününüz efendim. Başbakan’a zerre kadar katılmıyorum o başka.

Dönecek olursam Burçak’ın düşüp ayak bileğini kırma meselesine… İnsan hali düşersiniz bir tarafınızı kırabilirsiniz. Gayet normal. Amma velakin Teşvikiye’nin en civcivli saatinde İSKİ’nin deterjanlı suyla yıkadığı kaldırımda yürürken düşerseniz anormallik burada başlıyor. İSKİ’miz sağolsun, herhangi bir uyarıya falan gerek görmeden insanların yürüme saatinde kaldırıma aracını yanaştırmış, deterjanlı suyla haşır huşur kaldırım yıkatıyor. Tam o sırada kaldırımda yürüyen Burçak, bunu fark edemiyor, -uyarı şeridi falan hak getire elbette- langadanak yere seriliyor. Her an herkesin başına gelebilecek bir felaket.

Şu anda Amerikan Hastanesi’nde ameliyatlı bacakla yatıyor kendisi. Tamam kabul ettik artık bu ülkede her birey Allah’a emanet yaşıyor. Kimsenin sokaklarda, evinde hatta hatta karakolda bile başına ne gelebileceğinin garantisi yok. Ancaak İSKİ’nin deterjanla yıkama yaptığı kaldırıma bir emniyet şeridi çekivermesi bu kadar mı zor yahu?

Bundan bir kaç yıl önce belki hatırlarsınız Kemerburgaz otobanında ilerleyen araçlar esrarengiz biçimde kayıp kayıp kaza yapıyordu. Hatta ölenler bile olmuştu. Sonradan anlaşıldı ki varoşların halı yıkayan kadınlarının deterjanlı suları yola akıyor ve araçları kaydırıyordu. Tam da Türk tipi kaza biçimi.

Hadi burada kadınların cehaleti söz konusu. İSKİ’ye ne oluyor, bu kadar fütursuz davranma hakkını nerede buluyor? Kimbilir kaç kişinin başına geldi kaldırımda İSKİ’nin deterjanlı suyu yüzünden kayıp düşme hadisesi? Kimbilir kaç kişi kafasını çarpıp beyin kanaması geçirme tehlikesi atlattı?

1991 yılında, hayatımda ilk kez Londra’ya gittiğimde kaldırımda bir inşaat vardı. Kaldırıma, yaya geçişini kesmek için şerit çekilmişti. Bendeniz ise uyanık Türk çocuğu olarak şeritten atlayıp geçmeye hamle ettim kii (bakın reklamdaki gibi oldu) o saniye önüme polis atıldı ve “NOOOOOOO” dedi. Utançtan kafamı kaldırıp polisin yüzüne bile bakamadan şeridi dolaşıp geçtim.

Uygar ülkede insan işte böyle korunuyor ve kollanıyor. Bizde ise Allaha emanet zihniyeti aklımızın, ruhumuzun derinliklerine işlemiş durumda.

Burçak, İSKİ’ye dava açıyor. Ben şahsen davanın sonucunu çok merak ediyorum. Belki sonucu, insana değer veren bir ülke olabileceğimiz konusunda ışık verir. Ufak bir ihtimal ya… Neyse…

Yorumlar