Archive for Ekim, 2008

bir romantik sponsor ağlanması örneği:can dündar

Mustafa’yı izlemedim. Ama mutlaka izleyeceğim. Kesinlikle izlenmeye değer bi’ film olduğunu düşünüyorum. Hele ki sponsor kıyametinden sonra farklı bakış açılarıyla izlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Nedir kısaca olay? Türkiye’nin en büyük reklamverenlerinden birisi olan Turkcell, Can Dündar’ın Mustafa filmine sponsor olmaktan son anda vazgeçmiş. Bugün vizyona giren filmin tanıtımı için Doğan Grubu kanallarını gezip üstüne basa basa Turkcell’in sponsorluktan vazgeçmesinin kendisini ne kadar zor durumda bıraktığını anlatıyor. Bu arada işin garip tarafı asıl sponsor Sabancı’nın adı bile geçmiyor. Çok ilginç!

Öncelikle bir filmin sponsorluğu için projeye başlamadan önce pek çok firmayla, markayla görüşmeler yapılır, kimisi kabul eder kimisi reddeder. Bunun altında fikir, ideoloji, görüş gibi birtakım şeyler aramak ve bunu bir tanıtım aracı olarak kullanmak doğru değildir. Markanın sponsor olmasının ya da olmamasının pek çok sebebi olabilir. Fakat asıl sponsorların adını anmadan -ki Sabancı ciddi bir para yatırmış bu filme- doğrudan Turkcell’in sponsor olmaması üzerinden tanıtım yapma çabaları ve ağlaması biraz anlamsız değil mi?

Can Dündar mutlaka başka potansiyel sponsorlarla da görüşme yapmıştır ve belki reddedilmiştir. Üç yıldır Doğan Grubu’na reklam boykotunu sürdüren Turkcell’e Doğan Grubu kanallarında ve gazetelerinde “Ne kadar ayıp, Ulu Önder filmine destek vermediler” tonunda şikayet etmek emin olun filme birşey kazandırmayacaktır. Kısa vadede Doğan Grubu’nun gönlünü ferahlatacaktır ama Can Dündar’a pek birşey kazandırmayacaktır hatta daha sonraki projelerinde yapacağı sponsor ziyaretlerinde epeyce düzey kaybettirecektir.

Ayrıca Can Dündar’ın bu gerçeği hepimizden daha fazla idrak etmesini beklememiz pek de lüks olmasa gerek! Kendisinin bu işlerdeki inceliği gayet iyi bildiğini düşünüyorum.

Bu anlamda Can Dündar’a naçizane tavsiyem biraz itidalli davranması olacaktır. Şu an Doğan Grubu kanallarında filmin gişe rakamları konusunda gaza gelip fena halde övünürken bu gerçeği de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Ayrıca büyük sponsor Sabancı Grubu’nun da bu konudan pek hoşnut olduğunu sanmıyorum. Bakar mısınız, sponsor olanın yani bu projeye ciddi para yatıran Sabancı markasının adı sponsor olmayan markadan çok daha az geçiyor.

Sponsorluk konusunu firma sponsor olmadığı takdirde tehdit unsuru olarak bir kenarda tutmak hiç bir markanın hoşuna gitmez. Ki Can Dündar bugünlerde kanal kanal gezerek ve gazete manşetlerinde yer bularak yoğun ağlama çabasıyla tam da böyle bir görüntü veriyor.

Yorumlar (1)

ankaralı annenin yaşam gözü

Reklamın sokak çocuğu Ersin Salman’ın -bu güzel ismi ben koymadım, Kemal Sezer yaptı bu güzelliği- bi’ zamanlar Radikal’de muhteşem bir yazısı yayınlanmıştı.

Muhteşem yazının başlığı “İyi Ankaralılar cennete, şanslı Ankaralılar İstanbul’a gider” idi. Ben de o zamanlar Ankara’dan İstanbul’a göçeli çok zaman geçtiğini zannedip şanslı Ankaralı sınıfına girdiğimi düşünerek kendi çapımda pek bi’ kıvanmıştım. Heyhat şimdi de “eyvah çook zaman geçti ben göçeli” diye hayıflanıyorum. Yaşlılık belirtisi işte!

Neyse Ankara’dan İstanbul’a geçişim hayatta yaptığım en akıllıca şeydi diye düşünüyorum zaman zaman. Hayat da beni bu anlamda hep haklı çıkarıyor. Soğuk yüzlü, tatsız tuzsuz hem de ruhsuz olan o şehirden hiç bir renk, tat falan çıkmayacağını düşünürüm. Çıkmaz da nitekim.

Tabi şimdi fena halde boku çıkmış “Ankara’nın nesini seversin? İstanbul’a dönüşünü” geyiğini yapacak değilim. Hiç de sevmem o lafı, anekdotu her ne ise. En az Ankara kadar tatsız bi’ geyiktir.

Amma velakin hiç beklenmedik bir haber geldi Ankara’dan geçen hafta. Anne Şule Akdağ 12 yaşındaki kızının ilk regl kanaması şerefine parti düzenledi, dostlarını davet edip pasta kesti. Amanın ki amanın bu hamle Ankara’dan geldi. Önce yanlış okuyorum sandım.

Fakat Ankaralı bir anne buna cesaret etmişti. Önce cesaretinden dolayı kocaman bir tebrik benden. Biz ki -o zamanlar kadın pedinin generic adı Orkid idi- Orkid reklamı görünce sus pus olup önümüze bakıp hiç bi’ şey yokmuş gibi yapan bir kuşaktan geliyoruz.

Hatta bir yakınımın evine oturmaya gitmiştik de bir sessizlik sırasında Orkid reklamı çıkmıştı da ev ahalisi nerelere bakacağını şaşırmıştı; o kadar yani…

Bu hamlenin devamının gelmesini dört gözle bekliyorum. Ankara’dan gelmesi de beni bir hayli sevindirdi. Çok sıkılmıştık, Ankara’dan gelen soslarla zenginleştirsen çekilmez, kabak tadı haberlerden.

Bence her anne kızının ilk regl kanaması şerefine  parti vermeli. Haa belki yapanlar vardır fakat bunu basına duyurma cesaretinin Ankara’dan gelmesi ayrı bir takdir konusu!!!

Ankaralı anne Şule Akdağ görme özürlüymüş. Ancak gönül gözü, yaşam gözü apaçık, burası besbelli…

Yorumlar

amerika’nın şalvarı davası

Hayırlara vesile olsun; kendimi iki ay içinde ikinci defa zenci olmuş gördüm. Rüyamda tabi ki… Öyle yani, saçımın rengi aynı fakat tenim bildiğiniz siyaha yakın zenci rengi. İlkinde kimseye anlatmadım dalga geçmesinler diye fakat ikinci kere aynı şekilde görünce pek de normal bi’ durum değil herhalde. Yorumlatmak lazım.

Kabus değil bu, elbette zenci olarak da çok mutlu yaşayabiliyormuşum. Fakat bir kabus var ki bugünlerde hemen hepimizin hayatında Jean Amerika’nın Şalvarıdır faciası. Kısa sürecek sandık bu reklamı fakat bitmiyor, bitemiyor bi’ türlü. Kurtulamıyoruz ezcümle…

Dikkat çekici olmasına eyvallah, gerçekten “Ne diyor bu” diye baktırıyor reklam filmi. Defacto denilen markanın ne olduğunu da merak ettiriyor. Ancak bunu yaratmanın yolu Türk köylüsünün geleneksel giysisi şalvarı böylesine aşağılama yolunu seçmek ne demeye geliyor? Türk köylü kadınının dışında Güneydoğu’da da erkeklerin vazgeçilmez giysisidir şalvar -hatta içine don giyip giymedikleri de merak konusu olmamış değildir hani-

Bakalım Defacto’nun tarzına: Bildiğimiz elbise-bluz-pantalon… Yani sadece pantalon markası olsa bi’ nebze anlaşılabilir blue jeane gönderme yapılması. Amerika’nın sözümona rahatlığına karşı diye konumlandırdığınız ürünler apayrı bir kategoriyi temsil ediyor. İzleyene de “Yahu ne alaka” demek kalıyor.

Belli ki sıfır prodüksiyon bütçesiyle dikkat çeken bir kampanya yapılması kararlaştırılmış. Buraya kadar bir sorun yok, bu gayet doğal bir yaklaşım. Ancak, dikkat çekmek adına bu kadar dalak yaran bir yaklaşım hangi mantıkla açıklanabilir?

Sıfır prodüksiyon bütçesine karşılık TV yayın bütçesinde son derece cömert davranılmış. Bir kabus gibi her kanalda, her reklam arasında karşınıza çıkıveriyor. Kurtulamıyorsunuz Defacto’dan. Gönül isterdi ki bu kadar saçma sapan bir yaklaşım yerine adam gibi bir fikirle ve düzgün bir prodüksiyonla lanse edilebilseydi Defacto markası.

Gerçekten çok yazık o harcanan yayın paralarına… Daha ne diyeyim ki. En iyisi ben bir rüya tabircisine danışayım şu zenci meselesini…

Yorumlar