Archive for Haziran, 2008

isimden karakter tahlili…

Bazı isimleri duyduğunuz anda ”kodu mu oturtur” türünden bir etki yaratır insan üzerinde. Bu da doğuştan ekstra bir artı, bir karizma kazandırır insana. Mesela harbiden tumturaklı bir isim Dengir Mir Mehmet Fırat. Ve hatta bugüne kadar Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en tumturaklı politikacı ismi desem… Bilemem.

Böyle bi’ isim daha var benim hayatımda: Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzales İnarritu… Vay be ne isim ama.. Tekerleme gibi geliyor. Yani adamın ismi o kadar etkileyici ki dandik film yapsa bile isimden yırtar. Kaldı ki bugüne kadar dandik film falan yapmadı. Babil’i boşverin, Amores Perros’u seyredin yeter!

Dedim ya isim çok önemli… Mesela Şermin Topçu ismi bu anlamda insanın aklında zerre kadar yer edemez. Öylesine sıradan işte! Kendime yeni ön isim yapsam Azize Şermin Topçu, Adviye Şermin Topçu falan… Bu da kesmez ki…

Ama bu demek değil ki Dengir Mir Mehmet Fırat -ama yazması da çok zor, tashih çıkıyor devamlı- açtığı son tartışmada ciddiye alınmayacak şeyler söylemiştir. “Bütün devrimler travma yaratır” Şimdi bunun neresi yanlıştır? Travma yaratmayan devrim zaten devrim olarak düşünülemez ki. Ve bunun neresi olumsuzdur? Üzerinde konuşulması gereken nokta tamamen burasıdır. Atatürk devrimleri travma yaratmamış olsaydı adı devrim olur muydu zaten? Bir takım yapıları bozacaktı, yıkacaktı ki öyle ancak… Travma yaşamadan bir gecede alfabe nasıl değiştirilebilirdi?

Bu sözleri olumsuz, yanlış ve “eyvah” tonunda göstermeye çalışanların üzerinde derin düşünmesi gereken noktalar var. Fakat, tam da ortalığı bu yönde birbirine katıp “Hah işte şimdi bizim endişelerimizi teyid ediyor” demeye çalışan dar ve küçük bakışlı güruh için çok da başarılı bir malzeme vermiştir Dengir Mir Mehmet Fırat -olmadı yine yazım hatası yaptım-. Dedim ya isminden tescilli…

Şimdi bütün hafta boyunca bu konuyu çekiştirip duracak bilumum ulusalcı, çeteci esnafı, CHP’li, MHP’li, SHP’li, darbeciler falan filan. Tabi bir de patronuna yaranma derdine düşen köşeciler. “Ay bu kadar da olmaz ki” diye başlayacaklar.

Başlık mı: Aslında daha şeker olan esprisi “İdrardan karakter tahlili…” Ama o başka…

Yorumlar (1)

tartışma ever and forever: promosyon gezileri…

Hani ısıtıp ısıtıp gün gelince okurun önüne koyarsınız fakat buna rağmen güncelliğini yitirmeyen konular vardır. Elbette Türkiye gündeminde siyaset konuları tamamen böyledir. Ancak siyaset dışı konulardan birisi de zaman zaman hortlayan promosyon gezileri meselesidir. Yok efendim gazeteci buna katılmalı mıdır, katılmamalı mıdır, etik midir, değil midir?

Zaten yurdum medyasının Kemal Derviş gazlamasının altında fena halde ezilip kalacağız derken… Kemal Derviş de dönmedi mi bi’ nevi Hasan Mutlucan’a… Hasan Mutlucan darbe geyiğinin baş aktörüdür (komik tabi). Eyvah geliyor, demek ki kriz geliyor diye felaket tellallığı yapmak için dirhem fırsatı değerlendirip bombardıman yapan medyamızın yeni pelesenki Kemal Derviş olacaktı. Heyhat kendisi Deniz Baykal’a bağlılığını bildirmiş acil yoldan. Neden Deniz Baykal -hem de Deniz diye hitap etmiş, medya için müthiş seksi malzeme- artık o kadarı beni aşar. İstenen etki yaratılamamıştır bu kadarını söylesem yeter mi?

Geçenlerde Mutlu Tönbekici yazdı promosyon gezisi meselesini. -Kendisi gayet iyi arkadaşım olur, yüzüne de söyledim yazısının bir kısmına katılmadığımı… Bu yüzden çekiştirmeye falan girmez, kimse ellerini ovuşturmasın- Fakat bu da benim lüksüm biraz geç kaldım yazmakta, neyse… Dedim ya promosyon gezileri konusu güncelliğini asla yitirmeyecek bu ülkede. On yıl önce de gündemdeydi, emin olun on yıl sonra da gündemde olacak. Ancak medyadaki pek çok abinin -ablalar pek sevilmez biliyorsunuz-işine gelmediği için Mutlu’nun açmaya çalıştığı bu tartışma  davulcu osuruğuna gitti deyim yerindeyse. Hep böyle olur, birileri basın gezisi konusunu açmaya çalışır, sonra da unutulur gider.

Hangi kısmına katılmıyorum Mutlu’nun yazısının, ona bi’ bakalım: “Kimse korkudan markalar üzerine birşey yazamaz hale geldi.” Doğru kimse yazmıyor, yazamıyor. Ama gerçekten nedenine bakmakta yarar var. Öncelikle reklam, pazarlama ve dolayısıyla marka denilen konu medyadaki en hassas konudur. Ve evet konu üzerinde uzmanlığı ve yeterli deneyimi olmayan yazarlar bu konularda asla yazmamalıdır.

Ha şimdi diyeceksiniz ki ve Mutlu da diyecektir ki “Uzmanlığı olanlar yazdı da ne oldu?” Gerçekten zurnanın zırt dediği yer de tam burası. Uzmanlığı olan ve bir yazarlık kategorisinin Türk basınından kalkmasının sebebi de bu işte. Uzman yazarlar zaman içinde başka yollara saptılar, beşbin kere söyledim ve söyleyeceğim, kendi danışmanlık yaptığı markaları yazmaya başladılar, danışmanlığını kapmaya çalıştığı markaları tehditvari yazdılar.

Çözülme ve bozulma böyle başladı. Kendi kuyularını kazdılar ne yazık ki. Yazık olmadı mı evet oldu… Zira işin içine kişisel çıkarlar karıştırılan her türlü yazı-yazarlık yok olmaya mahkumdur ve zaman bu konuda haklı çıkardı müdahale eden markaları. Yoksa bu anlamda işini adam gibi yapana kimse dokunmayacaktı-dokunamayacaktı. Haksız mıyım? Şimdi de sağda solda “Markaların ayağına bastığımız için bize bu işlerden el çektirdiler” diye ağlama lobisi yaratıp mağduru oynamaya çalışıyorlar. Tamam markaların ayağına bastın ama nasıl ve ne sebeple bastın? Sen bugün köşende X markasının iletişimi zayıf diye yaz, ertesi gün X markasının PR’ını alabilmek için kendi şirketinin tanıtım görüşmesine git.

İşte böyle Mutlu, bu yüzden işin çivisi çıktı. Sütten ağzı yanan medya da yoğurtu üfleyerek yemek yerine hepten yememeyi tercih etti.

Reklam sektörünün Kristal Elma haftasına girmeyi idrak ettiği şu zamanlarda bir kez daha düşünülmeli bu konu. Kristal Elma izlenimlerinde buluşuruz…

Yorumlar

being tuncay özkan…

Bilemem zordur herhalde…

Tam da TTNet’in Ana Sponsor reklamını yazayım diye içimden geçerken… Bişi söyleyeyim; bu toprakların gündem tanrısı adeta bir fabrika sayacı gibi fırr dönüyor. Allah sizi inandırsın… Devasa bir fabrika getirin gözünüzün önüne: Bütün lambalar en yüksek mumdan hepsi açık, bütün musluklar sonuna kadar haldır güldür akıyor, doğalgaz Allah ne verdiyse açık… Bu fabrikanın sayaçlarını düşünün ya da düşünmeyin. İnsanı tepe sersemi eden biçimde fır fırr dönüyor. İşte Türkiye’nin gündemi de böyle bişi. Konu bir önceki konuyu unutturuyor, gündem an be an değişiyor. Neyse Ana Sponsor filmi hala gündemde, yazacağım merak etmeyin. Onun yeri başka, yemek sonrası tatlının yeri gibi bi’ nevi.

Başlığa dönelim, ben de sizleri tepe sersemi etmeyeyim! Başlığı olağanüstü başyapıt Being John Malkovich’den çaldım tabi. (Gel de çalma!)

Gazeteci görünümlü şahin Tuncay Özkan gündem tanrısını sevindirmekten geri kalmadı yine. Hoş ne zaman geri kalmıştı o ayrı bi’ tartışma konusu. Filmi bilen bilir, -bilmeyen de bi’ zahmet seyretsin bu blogu takip edenlere bilmemek yakışmaz-  7 buçukuncu katta sıkışıp kalan kuklacı olayı koparmış gitmiştir. John Malkovich’in içine, beynine olağanüstü yolculuklar yapılır. İzleyeni de koparır gider bu film, öyle bişi işte…

Tuncay Özkan’ın düştüğü hal de tövbe ayıplanacak bir durum değil ama nasıl anlatsam neresinden başlasam gibi bir perişanlık öyküsü. Son olarak da çıktığı bir televizyon programında ağzından çıkanı kulağı duyamamış, sanki bir beyin ishali halinde kendini kaybetmiş. Olabilir, insanlık halidir, normaller şaşabilir. İnsani parametreler kaybolabilir. Bildiğiniz, tanıdığınız yaşamsal varsayımlar bir anda değerini yitirebilir, kendi varsayımlarınızı yaratmaya başlayabilirsiniz. Ne biliyim, hani sigara almaya bakkala gidersiniz geri dönmezsiniz. Tüm bunlar insana mahsus durumlardır ve her an herkesin başına gelebilir. Sonuç???

Bu yüzden Tuncay Özkan’ın geldiği son hallerde yadırganacak, garipsenecek, ayıplanacak herhangi bi’ durum falan yok. Ekran başına geçip de vahvahlanacak bir vahamet de bulunmuyor. Bunun çaresi de vardır, bilemem ilacı da illa ki vardır. Kişinin kendine biraz zaman ayırması yeterli olur sanırım.

Tuncay Özkan’ın geldiği son durum beni hiç bağlamıyor aslında… En fazla kendisini bağlamalıdır, o da kendisinin derdi. Amma velakin parti kurmaya kalkışması, hele ki KKTC tutacağı -el yakmasın diye kullanılır- Mümtaz Soysal’dan devren satılık partiyi alıp parti liderliğine soyunması da bağlamamalı aslında. Nasıl derler: Ateş olsan… Fakat ne acıdır bu oluşuma destek vermek için can atan, kendini meydanlara canhıraş biçimde atan bir kesim var ki; işte bu noktada bağlıyor.

Memleketin çaresizliğine, düştüğü duruma vah ki vah eyvah ki eyvah!

Yorumlar

istifa çağrısına gel!!!

Memleketin havasından mı yoksa suyundan mı adettendir: Bir politikacının başına talihsiz bir durum gelsin, manasız ya da aykırı bir açıklama yapsın veya boş bulunup konuşsun; otomatiğe bağlayan yurdum medyası “istifa” çağrısında bulunur. Bu defa da sektirilmedi, medyamızın ağır abileri “Önder Sav istifa” diye köşelerinden bağırdı. Gönül isterdi ki medyamızın ağır ablaları da diyebileyim. Fakat yurdum medyasının patronajı-müdürü-amiri her ne ise ablalardan pek haz etmez. Onun için görev yine medya patronajı tevzi bürosu aracılığıyla ağır abilere düştü.

Canım bu kadar manasız bi’ talepte bulunan yurdum medyasının ağır abileri bilmiyor muydu böyle yazarken CHP’nin atanmış memur genel sekreteri Önder Sav’ın istifa falan etmeyeceğini. Ayrıca hepimizden çok daha iyi bilmiyorlar mıydı Önder Sav istifa etse neyin ne kadar değişeceğini. Şöyle diyelim ve fikir cimnastiği yapalım:

Önder Sav istifa ederse(velev ki): CHP sıkı devletçi bir parti olmaya devam edecektir. Güneydoğu Kürt sorunu konusunda söyleyecek birşeyi olmayacaktır. Söyleyeceği tek şey laikçi esnafının söylediklerini tekrarlamak olacaktır. Ola ki erken seçimde  % 19′un çok altında bir oy oranı ile zar zor barajı geçtiğinde ertesi gün Deniz Baykal tarafından atanan genel sekreter falanca bey “Millet bize ana muhalefet görevi verdi” diyerek Türk milletinin sabrını bir kez daha deneyecektir.

Önder Sav istifa etmezse(ki etmez): CHP sıkı devletçi bir parti olmaya devam edecektir. Felakete giden Türk ekonomisi hakkında söyleyecek bir sözü olamayacaktır. CHP türban konusuna sımsıkı sarılıp bu konunun rantını daha ne kadar yiyebileceğine bakacaktır. Ola ki erken seçimde % 19′un çok altında bir oy oranı ile zar zor barajı aştığında ertesi gün Önder Sav “Millet bize ana muhalefet görevi verdi” diyerek Türk milletinin sabır taşını bir kez daha çatlatacaktır.

Haa unutmadan CHP Genel Başkanı her daim Deniz Baykal olacaktır. Bu da değişmeyecek bir gerçektir. Nasıl ama medyamızın ağır abileri gibi tespitlerde bulunmuş muyum?

Diyeceğim o ki zavallı Önder Sav boş bulunup bir sersemlik yaptı diye bu şekilde istifa diye çığlık çığlığı ortalığı velveleye vermek ancak Türk medyasından beklenecek bir tavır. Ya da iyi niyetle söyle bakılabilir; konu sıkıntısı çeken köşe abilerinin bir günlük malzemesini oluşturmuş olur Önder Sav’ın istifası zevzekliği. Hiç kimse kalkıp da “Ne değişecek ki” diye sorma-sorgulama zahmetine katlanmadı ya da katlanmaya gerek görmedi. Deniz Baykal’ın Parti Meclisi’nin atayacağı herhangi bir başka isim, sadece isim değişikliğinden ibaret olacak. Tabi belki atanacak yeni memur-genel sekreter cep telefonunun nasıl kullanıldığını biliyor olabilirdi, onu da ben bilemem ki canım…

Zaten şu internet, cep telefonu falan olmasa hayat Türkiye’de ne de güzel olacaktı di mi? Önder Sav bu sersemliği yapmamış olacaktı. İnternet olmasaydı bilinçlenmesi istenmeyen Türk halkı bi’ arpa boyu bile bilinçlenemeyecekti. Türk toplumu bir yumurta misali beyaz kabuğunun içine çekilecek, tam da istendiği gibi dış dünyaya belki de tamamen kapanacaktı pardon kapatılacaktı. Şimdi hiç değilse bi’ arpa boyu da olsa mesafe katedilebiliyor. En azından internette gezinen lümpen bile biraz neler olup bittiğini sorgulayabiliyor.

Bu arada epeydir reklam meselesine girmiyorum. İçim şişti Türk reklamcılığının zavallığını konuşmaktan. Reklamlardaki yaratıcılık eksikliğini, pespayeliği ve tatsızlığı anlatmaktan yorgun düştüm. Heyhat internetin gözünü seveyim konuşulacak hem de epeyce konuşulacak bir malzeme çıkardı bana. TTNet Ana sponsor reklam kampanyası. Her ne kadar “Sizin gibi gençleri üniversitelerde görmek istemeyiz” denilse de canım Türkiyemde ilk defa bir reklam filminde türbanı görebildik. Bu kampanyayla ilgili daha sonra konuşacağım.

Diğer konularda ağır abiler konuşsunlar işte. Gündem tanrısı onlardan yana, hiç malzemesiz kalmıyorlar: Sağ olsun, var olsun…

Yorumlar

benim dinlemem senin dinlemeni döver…

Yok anlaşıldı, bu pilav birkaç manşet suyu daha kaldıracak: Dinleme komedisinden söz ediyorum. Gerçekten komedi haline dönüşmedi mi bu mesele? Bu sayede gazeteler manşet çarpıştırıp Sav’dı, yok savmadı, geyiğin dalağı yarılıyor da yarılıyor. Manşetlerden patron borazancılığı, hatta borazancıbaşılığı yapılıyor. CHP’nin düştüğü zavallı durum bir kez daha gözler önüne seriliyor. Derin kulak yaftaları yapıştırılmaya çalışılırken derin bir sersemlik, derin bir basiretsizlik; medyanın ucuz kahramanlarına da nasıl söylesem bunun zevzekliğini yapmak düşüyor. CHP’nin atanmış memuru -politikacı diyemeyeceğim dilim varmayınca varmıyor işte- Önder Sav farklı bir konuda gündem yaratma şansını yakaladı ya partisi de bunu çekiştiriyor da çekiştiriyor. Heyhat partideki hesap bombalamalara-gazlamalara uymuyor, çektikçe kopuyor, parçalar ellerinde kalıyor. Ellerinde kalan parçalara da “Bu ne ola ki” diye bakıyorlardır Allah bilir… Bakınız; Cumhuriyet Gazetesi’ne atılıp da ne olduğu bir türlü anlaşılamayan(!) bombalar…

Haa şimdi zevzeklik derken ben olayın ayrı bir tarafındayım. Canım Türkiyemde bu tarz olaylar çok değerli medya mensuplarına muhteşem bir rant fırsatı yaratıverir. Nasıl mı? Bir takip paranoyası, bir bomba ihbarı, bir suikast söylentisi ile ortaya bazıları canhıraş bir biçimde atılır “Ayy ben de kardeş!” diye lafa başlar. Şöyle ki: Önemli ya da önemsiz -ki genelde önemsiz- birileri tehdit mektubu, suikast ihbarı gibi birşeyler aldığını iddia edip gündemi çalkalamaya çalışır, çalkalar da. Ve nitekim konu-Ergenekonu cenneti Türkiyemde konu sıkıntısı varmış gibi, mal bulmuş mağribi şeklinde bu komedi polisiyelerin üstüne atlanır. Halbuki denizde kum, Türkiyemde manşet konusu, ama her nedense bu konuların ekmeği ziyadesiyle yenir. Neyse, aradan bir takım garip medya mensupları yırtık dondan çıkar gibi fırlar “Ayy vallahi benim de telefonlarım dinleniyor, geçen gün telefonum zırt yaptı, yok yok kesin dinleniyor” diye köşelerinden bağırırlar.

Tabi bu şöyle bir hastalık olarak değerlendirilebilir: “Yav ben ne kadar önemli bir adamım ey okur anlasana yahu, devlet bile benim telefonlarımı çok önemseyip dinliyor, sen de benim yazdığım gazdan tayyare yazıları ciddiye almalısın!”. İşte bu sebepten Türkiye’de derinden incelenmesi ve gerçekten ciddiye alınması gereken telefon dinleme meselesi sulandırılır da sulandırılır, hiç bir sonuç alınamaz hale gelir. Zira kendini bilen bilmeyen, kendini çok önemseyen, önemsetmek isteyen birtakım kompleks kusma meraklıları ciddiye alınmadığı için dolaylı olarak konunun kendisi de ciddiye alınmaz oluverir. Bilemeyeceğim bu arada yeni albümü çıkan şarkıcı, çalgıcı, çengiciler falan ”Benim de telefonlarım dinleniyor” diye ortaya atıldı mı? O kadar magazin takip edemiyorum da, olur mu olur…

Birtakım saçma sapan gündem yaratma heveslerinden rant yeme hastalığı Türk medyasının kronik hastalığı olma yolunda hızla ilerliyor. Ulan senin telefonun dinlense ne olur, dinlenmese ne olur?

Sonuçta CHP bu konuda hemen her konuda olduğu gibi bayağı bi’ madara olacak orası besbelli de ara sıra yüce Türk medyasına böyle malzemeler vermeleri iyi oluyor. Ben de ben de diyen kendine önemli adam payesi çıkarmaya çalışan zavallıları izliyoruz, bize de gülüp eğlenmek kalıyor.

Yaa bu arada ne zaman telefonu dinlenecek kadar önemli bir adam pardon kadın olacağım ben ya? Yok VİP olmak derdim değil -onlardan yeterince var-  arada telefonumu dinleyenin gözü gönlü falan açılır, kulaklarının pası falan silinir de o bakımdan dediydim… Dinleyenlere de yazık, kakavan kakavan konuşmaları dinlemek zorunda kalıyorlardır, di mi ama?

Yorumlar