Archive for Mayıs, 2008

falanca abi, bizi pavyona götür!

Kadınlar arasında geyik çevrilirken laf döner dolaşır bi’ türlü kadın kadına gidilemeyen-girilemeyen ortamlara geliverir. “Ya abicim hayatta bunu da görmek lazım, gitmek lazım” babında… Mesela: Futbol maçları, mesela pavyon… Görülmelidir, gidilmelidir, iyidir, hoştur da buralara kadın kadın başına gidilmez, gidilemez işte. Kuraldır; buralara kadınları alıp götürecek bi’ erkek ihtiyacı vardır. Kadınlar için gidilebilecek ortamlar tanımlanmıştır. Yoksa sıkar tabi -ne sıkması daha da ötesi, yemez- kadın kadına toplanıp pavyona gidip eğlenmek. Haa pavyona gidilip eğlenilir mi? Eğlenilmez! Bizzat gidip görmüşlüğüm var. Pek tabi ki gitmek için önce bir abiye “falanca beni pavyona götür” diye yazılmışlığım da var. Ama pavyon ortamını görüp gözlemek istemeyen kadın var mıdır? Sanmam… Ama bilemem belki de vardır.

Geçenlerde Sıdıka’mızda bizim kızlar ekibiyle otururken nerden, kim ortaya attıysa attı işte: İçimizden pek de normal olmayan biri -sanki normal varmış gibi aramızda-”Ulan kızlar, şu ahir ömrümde bi’ gece cıstak taverna göremedim, yanarım yanarım ona yanarım” demesin mi? Aman masadaki herkes de konuya langadanak atlamasın mı? Ben de ben de sesleri arasında… Meğerse millet birbirine söylemekten imtina edermiş. Tamam olur da alıp götürecek bir fedakar abi lazım. Yani hiç olacak şey mi 5-7 kadın toplansın Tarabya’dan sürülüp Yenikapı’ya konuşlanmış cıstak tavernaya gitsin, bir de üstüne üstlük eğlensin. Etrafımızdaki erkekleri gözden geçirdik, uygun aday bulamadık, konuyu geçici olarak kapattık. Amma velakin Sıdıka’nın kadınlarının böyle bir isteği olduğu açık edilmiş oldu. Hani sıkılıyorum söylemeye gidilecek Ümit Besen mi olur, Arif Susam mı olur artık her kimse, eğlenilecek. Olur mu olur, ki olacak…

Abicim ben bunu bi’ görev belle kendine! Düşün Allah düşün kim götürecek bizi cıstak tavernaya diye. İsim düşün ele, isim düşün ele: Bak yavrumcu abiler olmaz, iki kadehten sonra “çok içtin” deyip boğazına dizer, oralarda yaşam dersleri vermeye kalkar, eğleneyim derken stres yüklenirsin. Kendini çok önemseyen meşhur abiler olmaz -ki etrafımız bunlarla örülü- ne kelime oralarda halk tipi eğlencenin göbeğinde ay çook banalsiniz! Hem oralarda tanıyan manıyan çıkar, karizma da karizma. Çok içen abiler olmaz, orada hepimizden önce kafayı bulup zırvalamaya başlar eee bunu da biz hiç çekemeyiz. Orada eğlenmekten kırılacağız derken yanındaki abiyi idare et! Hiç çekemem, çekemeyiz valla. Çok paralı, kıro abiler olmaz allahın tavernasında gaza gelir tepemizden deste deste 1 dolarlık banknot atmaya kalkışır. Daha da olmadı şampanya patlattırır hele bir de içimizden birine yazılmaya kalkışırsa… Etrafınızda kıro ne gezer deyip aşağılamayın, emin olun sizin etrafınızda da vardır. Ki bu tip ortamlar bastırılmış kırolukların ortaya çıkması konusunda biçilmiş kaftandır.

Neyse ben böyle abi ismi eleye eleye günler aylar geçti. Her nedense ismi aklıma gelmemiş, belki de kafadan olmaz diye elemişim, dünya şekeri bir işadamı arkadaşımla boğazda balık yiyoruz. Ben tam da birinci kadeh yeni boşalmış, ikinci kadehin en başları güzelliğindeyim, yani güzelim! Pattadanak konuyu açmaz mıyım? İkinci kadehin verdiği cesaretle… Zarif işadamı arkadaşım da demez mi “Tamam bu görev bana ait, alıp götürmezsem en adiyim”. Güzel kafayla taverna ortamını çok mu çekici anlattım, yoksa “ah biz kadınlar, siz erkekler yoksa bir hiçiz” tonunda mı algıladı, yoksa içten içe kendisi de isteyip de tavernaya gidecek yandaş mı bulamadı bilemedim. Arkadaşımın bu yücegönüllüğü kesinlikle bizim işimize yarayacak. Sıdıka’nın kadınları gidecek, tavernada Allah ne verdiyse çatır çatır eğlenecek.

Fakat kadınların kendilerine tanımlanmış ortamlar dışındaki ortamlara erkeksiz gidememe geleneği bu ülkede asla değişmeyecek.

Yorumlar

mahalle mektebi…

Ben Afyon Lisesi mezunuyum. İsmi pek bi’ cafcaflı liselerden (Robert, Galatasaray vs.) mezun olan dostlarımın yanında “mahalle mektebi mezunuyum” deyip alay geçerim. Aman diyeyim küçümsemeyin; o Afyon Lisesi ki üstüste iki cumhurbaşkanı çıkarmış bir okuldur:-) Ortalamaya vurursanız üstüste iki cumhurbaşkanı çıkaran başka lise yoktur dünya üzerinde… Ama beyaz Türkler arasında mahalle mektebi olarak görülebilir, doğaldır.

Bu arada 86 mezunları geçen hafta Afyon’da toplandı, hayat dağdağasından kafamı kaldırıp gidemedim Afyon’a, hala içim acıyor. Muhteşem bir gece olmuş, hemen haberlerini aldım. Yalnız efsanevi matematik öğretmenimiz Cabbar (takma ad tabi ki) için kadeh kaldırılmamış, ona kızdım. Eksik olmasın Samiye Hancıoğlu -ki kendisi eski Afyon Belediye Başkanı’nın kızıdır, Samiye’den de hızla bu yönde politik bir hamle beklemekteyim- toparlıyor 86 mezunlarını, babalarımız da oradan mezundur. Bu bilgi, mahalle kavramına giriş için gereksizdi ama canım istedi yazdım.  Can da benim, blog da benim, dolayısıyla keyif de benim…

Ben bayılırım mahalle kelimesine. Şerif Mardin’in ortaya attığı “mahalle baskısı” kavramını da işine geldiği gibi yorumlayan şapşallardan çok rahatsız olmuştum. Tam da Afyon Lisesi, mahalle, mahalle mektebi konusunda nasıl yazsam derken Şerif Mardin konuya açıklık getirmek istemiş. Mardin, mahallenin sosyal bir süreç olduğunu, Osmanlı’da mahallenin gerçek bir birim olduğunu, mahallenin bütün birimlerinin bir sektör haline geldiğini anlatmış. Bu, Türk toplumu özelinde kesinlikle tartışılmaz bir gerçek. Mardin’in üstüne basa basa tekrarladığı iyi, doğru ve güzel kavramları işte burada yatar. Cumhuriyet’in bu kavramları üstünkörü geçtiğini, derine inemediğini söylemiş.

Mahalle ile ilgili genel kültürümüzde negatif çağrı yaratan tek laf mahalle karısı tanımlamasıdır. Ki bu da kendi içinde ayrı bir güzelliktir bence. Etrafımızdaki seviyesiz, ikiyüzlü, dedikodu taciri bi’ dolu herife bakınca mahalle karısı diye aşağıladığımız tiplemenin ellerini öpesiniz geliverir bazen! Ne demek istediğim anlaşılıyor sanırım… (sivrisinek-saz-davul-zurna dörtlemesi desem yeterli olur mu acep?)

Mardin bir endişesini daha dile getirmiş: Laikliği tartışmaktan korkuyoruz. Biz ne yazık ki pek çok kavramı tartışmaktan korkan bir millet olduğumuz için laiklik asla tartışılamayan konular arasında en göze çarpan mesele. Fakat bugüne kadar tartışılmamış olması bundan sonra tartışılamayacağı anlamına gelmesin. Düşünen, aklı fikri olan her bireyin oturup tartışması ve Şerif Mardin’in anlattığı yönde değerlendirmesi gereken bir konu. Ve bu süreç geri dönülemez biçimde başlamıştır. Bundan kimsenin gocunup rahatsız olmaması gerekiyor. İyi, güzel ve doğru denilen şeyler tartışılarak bulunur. Cumhuriyet’in eksik yanları konuşarak, görüşler ortaya konarak çözülür. Şimdi bir yığın tartışma özürlü dangalak ortaya çıkacak ve Şerif Mardin’i “vatan hainliği” ile suçlayacak. Kemalist darbeler gelsin diye dört gözle bekleyerek sorunların çözümü ancak ertelenebilir. Başka da bi’ halt olmaz!

Bu yüzden süreç gayet olumlu yönde başlamıştır, bundan da muasır medeniyet -çok itici bir laf ama neyse- denilen şeyden nasibini almak isteyen herkesin mutluluk duyması gerekir. Bunu da geçelim insan gibi yaşamak isteyen herkes buradan kendine pay çıkarıp, takkeyi önüne koyup derinlemesine düşünmelidir.

Afyon Lisesi yani benim “mahalle mektebi” diye matrağını yaptığım okulum 1894′te kurulmuştur. II. Abdülhamid tarafından yaptırılmıştır. Eski adı da Mekteb-i İdadi-i Mülki’dir…

Yorumlar

hubbell dersem çık!

carriemrbig.jpgGeçenlerde bişi yaptım -insanın zaman zaman yaptığı manasız eylemlerden birisi deyip geçebilirsiniz- İstinyepark Beymen’de marka ayakkabılar bölümünde hemen her ayakkabının karşısına geçip 3′er dakika falan baktım. Tam da Dolce&Gabbana’nın saks mavisi muhteşem stilettosuna kasap kedisi gibi bakarken nazik satış danışmanı “Ne içersiniz” gibi manidar soruyu patlattı. Cevap besbelli: “Bir bardak soğuk su!” Zamanlama bu kadar mı olur; soğuk suyumu yudumlayıp tablo seyreder gibi ayakkabılara bel bel bakarken fonda eskilerden tanıdık bir müzik başlamasın mı? Sex and the City’nin jenerik müziği. Tatamm. Yıllardır aradığım ruh ikizim -bu da ne demekse çok bayıcı bi’ laf- İstinyepark Beymen’in DJ’i miydi acaba? Tabi bende bu şans varken DJ kadın çıkmazsa iyidir. Tekrar Dolce&Gabbana saks mavisi ayakkabımın önünde dikilirken Sex and The City’nin muhtemelen en komik bölümü geçti aklımdan: Carrie Bradshaw bir çıtırla yaptığı one night stand sonrası depresyonunu atmak için Dolce&Gabbana’ya gider, bir ayakkabı satın alır. Fakat tam ödeme esnasında kredi kartı yetersiz bakiye verir! Carrie’de surat düşmüştür tam o sırada “Darrrrling” diyen -bir ses tonu bu kadar mı civelek olur- eski bir arkadaşıyla karşılaşır. Eski arkadaşı Carrie’ye “little tiny penis” sahibi Carlo’yu anlatır, Carlo’nun kredi kartından şak diye ödeyerek Dolce&Gabbana ayakkabıyı hediye eder. Arkadaşı muhteşem bir hooker’dır. Tabi benim için böyle bir durum olamayacağına göre bir bardak soğuk suyumu devirdikten sonra hemen mağazadan uzadım.

Fazla değil 10 gün sonra Sex and The City fırtınası tekrar başlayacak. Aslında Amerika’da başladı bile. Benim içimde yer eden Dolce&Gabbana stiletto meselesi bir yana filmde pazarlama iletişimcileri açısından incelenmeye değer pek çok sponsor ve olay var. Önce filmin ana sponsorlarına bakalım: Mercedes Benz, Skyy Vodka, VitaminWater, Bag Borrow or Steal ve tabi ki Sarah Jessica Parker imzalı parfüm Lovely… Filmde gerçek ismi açıklanacak olan Mr. Big’le Carrie’nin düğün arabası S Class bir Mercedes Benz olacakmış. Mercedes markası açısından son derece gençleştirici, markayı dinamikleştircek bir hamle. Zira Mercedes Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada kalantor, biraz yaşlıca, ensesi kalın otomobili olarak algılanıyor. Bu tarz bir filmde bu markanın görünmesi algılanan Mercedes Benz imajını epeyce olumlu yönde değiştirecek. Ayrıca film sponsorluğu konusunda diğer otomobil markalarına göre mesafeli kalmayı tercih eden Mercedes açısından bu bir devrim.

skyy.jpgSkyy Vodka: Sex and The City sponsorluğu, Skyy Vodka’nın Absolut markasına en büyük vuruşu oldu. Bu kadar yerleşik bir marka varken yapılabilecek en akıllı şeydi. Şu anda New York’ta hemen her tarafta Sex and the City kıyameti koparken Skyy Vodka akıllardaki konumlandırmasını hızla geliştiriyor. Bu yaz Türkiye’de de favori vodka olacağı kesin, Türkiye’de lanse edildiğinden bu yana Absolut’un gölgesinden kurtulamadı. Önce filmde görelim nasıl bir sponsorluk, sonra konuşacağız zaten…

VitaminWater: İşte bu gerçekten müthiş bir marka. Öncelikle Sex and The City filmi için şu anda Amerika’da TV’lerde dönen reklam filmiyle dikkat çekiyor. VitaminWater Pazarlama Direktörü Erik Berniker VitaminWater’ı filmin pek çok sahnesinde görebileceğimizi söylüyor. Ayrıca filme özel daha sonra açıklanacak bir limited edition versiyon da piyasaya sunulacakmış. Bu arada marka 18 atlete sponsorluk yapıyor, komiktir ki yalnızca 1 tanesi kadın… Bakalım şehirli-modern(!) kadın ne kadar ilgi gösterecek VitaminWater’a. Zira Türkiye’de yok, ama eminim siparişler patlayacak.   Göreceğiz…

Bag Borrow or Steal: İşte en muhteşem marka. Ulan böyle bir marka yok tabi diye bakınırken amanın o da ne? Buradan marka çanta kiralıyorsunuz hem de haftalık ya da aylık! Mesela bir haftalık bir Chanel çanta kiralıyorsunuz, karizma tavan yapmış, hafta boyunca kon-lunuza takıp dosta düşmana gösteriyorsunuz! Çok ama çok zekice bir iş, üşenmeyin girin web sitesine gezin! Sitenin hit rakamları tavan yapıyormuş Sex and The City sponsorluğu ile birlikte. Kapasitem yetse Türkiye’de böyle bir iş yaparım valla. Filmde Carrie’nin çantalarını göreyim bunu da konuşacağız! www.bagborroworsteal.com

Ve son olarak NYC premier sponsoru Bacardi Silver Mojito: Ağırlıklı olarak bayan içkisi olarak bilinen bacardi mojito biraz eskimişti. Filmle birlikte bacardi mango versiyonu da piyasaya çıkacak. Görünen o ki bu yaz yine bacardi mojito yazı olacak. Ürünün marka direktörü John Steinhubl bu sponsorluğun bacardi mojitonun yüksek bilinirliğini katlayacağını söylüyor. Her ne kadar Mr. Big’in geleneksel içkisi Cutty Sark, Charlotte’ın içkisi Campari Cocktail olsa da…

Son söz olarak filmi izleyene kadar “hubbell” diyorum. Buyıır diyenlere de boşverin diyorum…

Yorumlar

ulusalcılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Söylemesi ayıp geçen akşam çok zengin bir adamın partisine katıldım, adamın tuhaf zevkleri varmış, bundan bize neyse… Dünya fırlaması bi’ tuhaf arkadaşım “Bu kadar param olsa nasıl zevklerim olurdu acaba?” diye fikir cimnastiğine başladı. “Ulan” dedi “falanca gazetede yazan falanca hanıma kazandığı paranın 10 katını verirdim, aman sen artık yazma derdim, bu da benim sefam olurdu” dedi. Zevk tabi tartışılmaz, ayrıca espri. Pek bi’ şahin bu kadın yazarımızın yazılarına ben de tahammül edemiyorum, o ayrı ama görüş kendisinindir, kendisini bağlar. Fakat susturulmasına sonuna kadar karşı olurum.

Perihan Mağden de eksik olmasın iyi köşeciler sınıfına katmış beni bugün. Doğru köşesiz bırakılıp internete itilmiş olabilirim ama yazıları bok kadar hükmü olmayan amcalardan, abilerden ve dahi kardeşlerden çok daha etkili olduğuma eminim; olmasam da derdim değil. Hele ki bir köşe kapabilmek için patronun, genel yayın yönetmeninin yalamadık yerini bırakmayan koca koca kelli felli adamların ne hale geldiğini gördükçe “köşesiz” kalmak belki de daha onurludur diyorum Perihan Mağden. Bu kadar yeter, anlaşılıyor işte nasıl birisi olduğum…

Allahın hikmeti midir, yoksa denk mi geliyor gazete reklamları son iki yıldır yaz yaz bitmiyor. İnsan Hakları-60. Yıl-Hürriyet… Eminim reklamı izleyen herkes çok beğendi, çok etkilendi. Zaten en az beş kere dikkatle izledikten sonra bazı noktalar yakalanabiliyor reklamda. Yani öylesine ağır bir görsel bombardıman var ki, söz düzenini kaçırmamak biraz zor. Ama söz düzenini yakaladıktan sonra kabak gibi ortaya çıkıveriyor herşey.

Daha açık konuşayım:  İletişim, markanın özünün yansımasıdır. İletişim, markanın değerlerinin özetlenerek hedef kitleye en etkili biçimde anlatılmasıdır. Markayı makyajlayarak iletişim kuramazsınız. Markayı olduğundan farklı göstererek iletişimini yapamazsınız, buna “yalan” denir, hedef kitle de en fazla bir kere yutar bu yalanı. İletişim yalanı affetmez.

Bu kadar iletişim dersi yeter; iletişimin temel kurallarının ne ilgisi var Hürriyet reklamıyla diyeceksiniz? İşte yukarıda saydığım tüm bu sebeplerden dolayı Hürriyet markasının özü bu reklamla gayet net ve güzel anlatılmaktadır. İnsan konusunda doğumdan gelişim sürecine kadar her türlü gerçek söz düzeni bombardımanında anlatılmaktadır. Herkes eşittir ama bazıları daha eşittir şeklinde tüm insanların yaşam gerçeği gözler önüne serilmektedir. Bunun için özürlü genç motifi-sömürüsü-kurnazlığına hiç gerek yoktu, yaşayan her insan için bir yönüyle geçerli bu…  İsim, boy bos vs. insana ait tüm motifler kullanılmıştır. Geliyorum marka özüyle ilgili gerçeğe… İletişimi yapılan ürün günlük siyasi bir gazete olduğunda marka özüne bir ilave yapmak gerekli olabiliyor: Dönemsel yayın politikası özü. İletişim teorisyenleri bu lafı hiç de bilimsel bulmayabilirler -zaten değil- ama sadece günlük siyasi gazete için kullanacağım. Bir Türkiye gerçeği; Türkiye’deki gazetelerin yayın politikaları dönemseldir. Dünyada böyle midir, bunu da medyacılar bilir ayrıca konumuz değil. Dönüyorum Hürriyet reklamına; Ne diyor söz düzeninin en can alıcı kısmında var mı hatırlayan? “Başını aç diyebilirler ya da zorla kapat diyebilirler” Tam bu anda görüntüdeki kafasını çevirip bakan kırmızı baş örtülü güzel kızın nefret dolu bakışlarına ne diyeceksiniz? İşte zurnanın zırt dediği yer burası reklam filminde. Bu anlamda gazetenin dönemsel yayın politikasının özü reklama gayet başarılı biçimde yansıtılmıştır. Geleneksel gerekçelerden ya da dininin gereğini yerine getirdiğini düşünerek başını kapatan kadınlar hiçe sayılmaktadır. Veeee bu mesajı en son hangi gazete vermiştir? Bu blogda da eleştirilmiştir: Cumhuriyet… Cumhuriyet Gazetesinin de Kadınlar Günü reklamlarında kadınların başının erkekler tarafından zorla kapatıldığı mesajı verilmiştir.

Hürriyet Gazetesi’nin son aylardaki Ergenekon çetesi hakkında bir satır haber koymama politikası, bu reklamda verilmeye çalışılan “subliminal” mesajla kabak gibi ortaya çıkmaktadır. Geri kalanını da yazmak benim haddime düşmez, anlayan anlıyor.

Ayrıca, reklamın sonunda Hürriyet’in 60. yılında herkesi insan hakları konusunda düşünmeye davet ediyoruz mesajı da son derece boş. Gazetelerin son zamanlarda kendilerine zoraki giydirmeye çalıştığı “demokratik tartışma platformu” kisvesi gerçekten kabak tadı verdi. Hatta haşlanmış kabak tadı verdi, hani soslarla zenginleştirsen çekilmez. Ümit ediyorum ki kampanyanın bir sonraki aşamasında www.insanhaklarikonusundayazhurriyete.com falan gibi bir manasızlık çıkmaz. Yani insan hakları konusunda herkes düşündüğünü yazsın falan gibi bi’ halta yaramayan çuvallar dolusu laf-ı güzaf. Örnek; Milliyet’in www.yazduvara.com saçmalığı…

Yorumlar