Archive for Temmuz, 2007

tohumlar fidana, fidanlar ağaca ya ağaçlar

Gelin biraz samimi olalım. Bir yıl öncesine kadar küresel ısınmaya dair bir toplumsal alarm var mıydı? Yoktu… Peki bu bilinmiyor muydu? Tabi ki biliniyordu… Bilmemezlikten mi geliniyordu? Evet. Mutlu mesut yaşayıp gidiyorduk, beton beton, dört çekerler, pet şişeler, çevreye ve doğaya hiç minnetimiz falan yoktu. Doğa, sınırsız bir kredi sağlayıcısı gibi vermek zorundaydı insanoğullarına. En azından böyle düşünülüyordu.

Sonra ne oldu? Allah yağmurumuzu kesti, göğün gözüne bakar olduk, artık hepimizi bıktıran pırıl pırıl masmavi gökyüzü dışında görüntü yok. Minnacık bulut bile yok. Önce kuraklık alarmı başladı, ileriki safhalarda ne olacak, bilemiyoruz ki…

Bu dönemde yeni bir kavram canlandı pazarlama dünyasında: Yeşil Pazarlama. Büyük markalar ne kadar da çevreci olduklarını ispatlama yarışına giriverdiler. Çevreciliğin gram yanında olamayacak markalar şirinlik muskası yazdırmış gibi çevrecilik yarışına girdiler. Peki inandırıcı mı? Asla değil. Hedef kitle dediğimiz gruplar artık markanın samimiyetini görmek istiyorlar. Ben buyum demekle o olunmuyor işte.

Tam da bu dönemde gerçekten tam da bu işlevi gerçekleştiren çok ama çok önemli bir ürünün reklam filmi dönüyor Türk TV’lerinde: Konya Şeker tarafından üretilen damla sulama teknolojisi. Yani zaten “ben çevreciyim” iddiasında bulunması gereken bir ürün değil. Bilakis çevre için yaratılmış bir ürün. Tabi böyyük medyamızın çok daha önemli haberlere(!) yer vermek gibi bir asli görevi olduğu için bu ürünü şimdilik görmezden geliyor. Ta ki ne kadar önemli olduğunu kavrayana kadar.

Damla sulama teknolojisine ilk İsrail’de rastlamıştım. Artık Türkiye’de var ve an itibarıyle Afrika’dan bile daha az suyu kalan bir ülke için çok değerli bir ürün. Reklamı da bu anlamda son derece samimi ve içten. Fonda kullanılan müzik benim kuşağımın ilkokul şarkılarından birisiydi. Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda. Tabi şimdi dönüp baktığımızda ne kadar da naif bir mesaj değil mi? Ormanların küle döndürüldüğü canım Türkiyemde!

Siz Konya Şeker Damla Sulama’nın reklamını dikkatle izleyin bi’ defa. Ne demek istediğimi anlayacaksınız biraz geç olsa da…

Yorumlar (2)

bakalım nasıl bi’ aileymişiz biz

Geçen cumartesiden bu yana yazmadığım için bana sitem edenlere müjdem var: Ben yazmadığım zaman yerime sitemciler yazacak, sorun böylece çözülecek. Tabi ya; sen yazmasan ben yazmasam nasıl dolacak bu blog? Böylece anlayacaklar yazmanın nasıl zor ve kastırıcı bi’ iş olduğunu, sitem etmekten vazgeçecekler. Anlıyorsunuz siz onu ey sitemciler!

Evet nerde kalmıştık? Biz 70 milyonluk bir aileyiz. Bir Ferzan Özpetek filmi. Ferzan Özpetek’in çektiği reklam filmleri bugüne kadar isminin geri planda kaldığı filmlerdi. Örneğin İdeal Kart, kariyer.net reklamlarının Ferzan Özpetek filmleri olduğunu pek kimse bilmez. Filmin çok usta bir yönetmen elinden çıktığı gayet tabi ki gün gibi aşikar. Yoksa her reklam filmi beni Garfield gibi ekrana yapıştıramaz.

Ancak, konu gazetelerin imaj reklamı olduğunda bildik, tanıdık reklam dinamikleri pek de işlemiyor. Öncelikle son iki yıldır yapılan gazete imaj reklamlarına baktığımızda bu dinamikleri görmüyoruz. Ağırlıklı olarak toplumsal mesajları görmemiz bu yüzden. Bakınız -aslında bu konuda kimsenin gerçek anlamda eline su dökemeyeceği- Zaman Gazetesi’nin “Biz ne zaman ayrı düştük” reklamı. Eh haliyle toplumsal mesajları vermek gazetenin bir görevidir de bu açıdan baktığımızda. Yoksa reklamın temel işlevi olan izleyicide hemen o gazeteyi satın alma dürtüsü yaratmak, biraz son kullanma tarihi geçmiş bir çalışma olacaktır. Buna zaten kimsenin itirazı da olamaz. Yani bu anlamda Radikal’in Orijinal Demokrasi mesajına da söylenecek birşey olamaz. Ancak, Tehlikenin Farkında mısınız kısmına gelince durum biraz değişiyor, zira o bir mesajdan ve reklamdan öte ağır bir provokasyon çalışmasıydı. 22 Temmuz gecesi bu konuda gereken ayarın alındığını düşünüyorum lafı da fazla uzatmıyorum, sonra adamı köşelerinden vatan haini ilan ediverirler. Bizzat yaşanmıştır ve görülmüştür.

Ferzan Özpetek’in Hürriyet Gazetesi üzerine yaptığı yorumların hiç birisini dikkate almak gereği duymuyorum. Çünkü bunlar zaten hepimizin Hürriyet hakkında gayet açık bildiği gerçekler. Yani Hürriyet’in gazete olmak dışında da anlamlarının olduğu malumun ilanından başka birşey değil. Aslında 2 yıl önce Haluk Bilginer’in eşsiz seslendirmesiyle yapılan “Hürriyet bazen bir ulusun kaderidir” diye başlayan Nazım Hikmet’li, Zeki Müren’li reklam bu anlamda çok daha “cuk” oturan bir yaklaşımdı. Ferzan Özpetek’in çektiği reklam böyle bakınca bu yaklaşımın belli bir kısmını karşılayabiliyor, üzgünüm. Daha sonra “Bir Ali Taran hediyesi” şeklinde yapılan siyah zemin üzeri Hürriyet sağcıdır, solcudur, şehirlidir, köylüdür reklamını saymayayım müsadenizle. Yerim dar desem olmaz ama.

Ancak, yayın zamanlaması olarak bakıldığında da hani maçlarda bağırırız ya “tam zamanı şimdi” diye -başka türlü de anlatamam zaten. Buradaki tam zamanı’nın gerçekten tek bir eksiği var: Türbanlı bir kadın. Beyaz Türk reklam camiasının tabu yıkması düşünülürken -tabi bunun uzağından yakınından bile geçemezken- emin olun gün gelecek bu da olacak. Aynı sofrada karnını doyuran 70 milyonluk dev bir ailenin içindeki bu realite artık görmezden gelinmeyi çoktan aşmış durumda, sevgili Beyaz Türk reklamcılar!

Beyaz Türk dedim de Ferzan Özpetek’in baktığı yerden Beyaz Türk tanımında ciddi bir sakatlık var besbelli. Hani etrafa sorduk bu filmdeki Beyaz Türk beyaz yakalı işadamı diyor ya. Öncelikle burada oynayan karakter tek kelimeyle yarı milliyetçi (ama fırsatını bulduğu dakkada vergi kaçıran ve askerden kaçmayı marifet sayan, özde değil sözde milliyetçi) hafiften kıro, eli 3 kuruş para görünce ailesini küçümseyen bir zavallı. Ama Beyaz Türk başka birşey. Burada bi’ anlaşmak lazım. Beyaz Türk’lüğün biraz da aileden gelen birşey olduğunu söylersem yeterince açık olur sanırım.

Özetle bu tarz karakterleştirme hatalarını saymazsak yayın zamanlaması itibarıyle çok yerinde bir film. Şu söyleyeceğimiz aksini iddia edebilecek var mıdır? Ailesindeki dört kişinin de farklı farklı partilere oy vermeyeni çok azdır. Ya da Hürriyet okurunun hemen tümü böyledir, bu son derece açık bir gerçek. Benim eleştirilerime ufaktan takılmalar deyip geçiveriniz.

Son bir söz: Fakat herşeye rağmen gözden kaçan birşey var. Milliyet’in yazarları ile yapılan “Nerede haber var Milliyet orada” reklamı gerçekten de en amacına uygun reklamdı. Bu da böyle bir gerçek işte. Üzerinde bu reklamların onda biri kadar konuşulmasa da…

Yorumlar (9)

şirince, içime giren virüs ve biz bir aileyiz…

Ayıptır söylemesi son 3 gündür Şirince’deydim. Şirince deyince lafı fazla uzatmaya gerek yok,  bu blogu okuyanlar Şirince’nin nasıl bir yer olduğunu da bilmelidir. Eskaza bilmiyorsa da en kısa zamanda gidip görmelidir. Öyle birşey ki, içime fena halde bi’ Şirince virüsü girdi. Şirince virüsü girenler pek iflah etmez diyorlar ama göreceğiz.

Yine söylemesi ayıptır iki çılgın adamla işim vardı: Sevan Nişanyan ve Ali Nesin… İki tane derya gibi adam ve ben… Varın gerisini siz düşünün. Kıskanırsınız beni ve haklı da olursunuz. Yorucu da olabiliyor tabi, birbirinden zeki, fırlama, espri küpü iki delilik-çılgınlık karışımı bir tuhaf adamlar işte. İkisinin de yanında zamanın nasıl geçtiğini farketmezsiniz. Bi tehlikesi var bu durumun; yanlarında kendinizi bomboş bi’ teneke kutu zannedebilirsiniz.

Bu zaman zarfında hayatınını televizyonsuz sürdürme kararlılığındaki Nişanyan Evi’nde kaldım elbette. Laf aramızda televizyonu zerre kadar aradıysam yalan atmış olurum. Ama eve döner dönmez ilk iş açtım TV’yi. Bi’ taraftan Pİ Dergisi’nin son sayısında Bob Garfield’ın Kaos Senaryosu başlıklı makalesini okuyorum. (Pİ Dergisi’ni okuyunuz, okutunuz. Bu mesleki açıdan bir zorunluluk diyorum, başka da birşey demiyorum.) Normalde Bob Garfield’ın yazılarını okurken herhangi birşeyin konsantrasyonumu bozması biraz zordur. Fakat o da ne bir reklam başladı. Yani bakmayayım diyorum, yok mümkün değil, gözlerimi alamıyorum. Kaos Senaryosu falan unutuluyor, Bob Garfield unutuluyor ama ben Garfield şeklinde ekrana yapışmışım. Bildiniz; yeni dönmeye başlayan Hürriyet reklamıymış. “Biz 70 milyonluk bir aileyiz” diyor. Son zamanlarda rastlamakta güçlük çektiğimiz “stopper” reklam etkisi işte budur. Filmin yönetmeninin kim olduğunu öğrenemedim henüz, öğrendikten sonra ve reklamı birkaç kez daha izledikten sonra bu konuyla ilgili detaylı bir yazı daha yazacağım. Buna hiç kuşkunuz olmasın.

Haa, Bob’ın Kaos Senaryosu makalesi üzerine de yazacağım, merak etmeyin!

Ne dersiniz atıyorum galiba Şirince virüsünü:-)

Yorumlar

I am sorry for you Alinur!!!

alinur.jpgSorry kelimesinin kişisel tarihimdeki anlamını yitirip manasızlaşması Alinur’un bir sergisine Sorry adını koymasıyla başlar. Hani bundan 4 yıl önce Dolmabahçe’de açılmıştı, yüzleri birbirinin kopyası bütün teyzeler koşa koşa gitmişti Alinur’a sevgilerini gösterebilmek için. Hatırlayalım ne inciler döktürmüştü sergisinin açılışında: -ha sergi dediysem sergi kelimesinin anlamını da ucuzlatmayalım bi’ nevi işçilik yoğun expozisyon deyip geçiverelim- “Sorry, alışılmışı tekrar edemedim. Sorry, benim pergelim kare çizer, cetvelim ise daire. Sorry, benim buzum daha sıcak, benim suyum daha kuru” Ve daha bi’ yığın seçme laf topluluğu. Merak kediyi öldürürmüş; Buzda Dans rezaletinde “Sorry ama benim buzum daha sıcak ayrıca konuştuklarımdan da bir hayır gelmiyor” deyip jüriyi terkeder mi kendisi diye epey işkillenmiştim, ama nafile.

Sorry! Ve Alinur bugün yepyeni bir magazin bombasıyla huzurlarımızda. Efendim kaynanasından kaçıyormuş. Türkbükü’nde ve dahi tüm magazin sayfalarında yer alabilecek bilumum yerlerde kendisi-karısı-kaynanası üçgeniyle her daim poz vermekten çekinmeyen Alinur hangi akla hizmet kaynanasından kaçsındı ki. Niye yapıldığı anlaşılamayan bu haberi okuduğunuzda anlıyorsunuz ki kendisi CHP’nin reklamcısı olduğu için -ki bu tarz haberlerle yedi düvele duyurulmalıydı CHP’nin kampanyasını yaptığı- kaynanası da MHP’den milletvekili adayı olduğu -ki bu tarz haberlerle kaynananın adaylığını ve Alinur’un kaynanası olduğunu bir kez daha yedi düvele duyurmak lazım- için görüşmekten kaçıyormuş. Yaşasın magazin, Sorry Alinur!

Öncellikle bunda bu kadar imtina edecek ne var şahsen hiç anlamadım. Sorry ama CHP ile MHP zaten tamamen aynı çizgide değil midir? Kaynanasıyla ayrı kanatta yer aldıklarını söylemiş ama nedense bize tamamen aynı kanat gibi geliyor CHP ve MHP. Hatta CHP’ye kampanya hazırlarken kaynanası Cennet Hanım’a da birşeyler çiziktiriverseydi hiç garip kaçmazdı. Zaten kimse de anlayamazdı dediğim sebepten dolayı. Tekrar Sorry!

Hem sonra Cennet Hanım merak etmez mi bu manasız magazin haberinin üzerine “Ben buradayım, sen nerdesin diye sormak niye sevgili damadım” diye. Davet etmez mi seni er meydanına? Yani bu kadar mı tahammülsüzsün karşı görüş saydığın kişilerle görüşme yapmaya? Her yerde üçlü görünmekten -belli ki hep politika tartışmışsınız o zamanlarda- keyif aldığın kaynanandan kaçmak pahasına.

Sorry Alinur, I am sorry for you!

Yorumlar

siyah inci tanesi kadar güzel tutush’a…

Tuluğ Gökçetin ismi geçen gün Hürriyet’te cenaze ilanlarına bakarken dikkatimi çekti. İlk bakışta garip geliyor tabi cenaze ilanlarına bakıyor olmak. Hele bir ismin bu kadar ilgi çekiyor olması daha da garip geliyor. Sağ üst köşede nasıl desem bir siyah inci tanesi gibi, bir su damlası kadar güzeller güzeli gencecik bir kızın fotoğrafı… Hayatının baharının en başlarındaki Tuluğ Gökçetin ya da yakınlarının kendisini hatırladığı adıyla Tutush’un fotoğrafı… Altta ilana bakanın içinden bir parçayı söküp acımasızca koparıveren bir not: Lütfen Emniyet Kemerinizi Takınız! Ve siyah inci tanesi Tutush için hazırlanan web sitesinin adresi: www.tuluggokcetin.com

Tutush’un web sayfasına girdim; bundan tam bir yıl önce bir trafik kazasında emniyet kemeri takmadığı için aramızdan ayrılmış güzel Tuluğ Gökçetin. Ailesi verdiği anma ilanında bu denli önemli bir hatırlatmayı yapmak istemiş. Ne kadar da iyi yapmış Tutush’un yüreği güzel ve acılı ailesi…

Bugünlerde reklam dünyasında tartışılan konulardan birisi de cenaze ilanlarında şirket adı ve logosunun kullanımının doğru olup olmadığı. Bir grup reklamcı bu ilanların bir reklam mecrası olarak kullanıldığını ve bunun doğru olmadığını, kesinlikle şirket ismi ve logo kullanılmaması gerektiğini savunuyor. Bir grup ise bu kadar keskin bakmıyor. Ben keskin bakmayan grupta yer alıyorum. Gerçi ben ölümün hayatın bir parçası olduğunu, ölümden kaçmanın yaşamdan kaçmak olduğunu düşünenlerdenim. Yani böyle bakınca ölüm de iş hayatında bir kayıptır, firmalar isimlerini ve logolarını kullabilirler. Bu, son derece doğal birşey benim bakışımla.

Ancak, Tutush’un ailesinin ve sevenlerinin verdiği bu ilan bambaşka bir işlevi de görüyor. Hepimizi uyarıyor ve hayatımızın acı gerçeğini bizlere bir kez daha hatırlatıyor: Lütfen Emniyet Kemerinizi Takınız!

Yorumlar (2)

köşedeki bakkal dükkanı da dünya markası olmak isterse!

logoturquality.jpgDünyanın başka hiçbir yöresinde eşi benzeri bulunmayan bir uygulama ile karşı karşıyayız Türkiye’de: Turquality… “Devlet eliyle markalaşmak” şeklinde özetlenebilecek bu projenin şu ana kadar başka bir ülkede uygulanmadığı belirtiliyor, bu bir böbürlenme vesilesi haline getiriliyor. Dünyanın başka yöresinde görülmeyip de Türkiye’de rastlanan pek çok başka şey de mevcut siz de takdir edersiniz: Faili meçhullerin deşifre katilleriyle gurur duymak bunların arasında sayılabilir. Gurur vesilesi haline getirilen çok şey var da şimdi sayıp da içimi daraltamayacağım. Hem konumuz Turquality an itibarıyle…

Bundan üç yıl kadar önce yürürlüğe konulan “devlet eliyle markalaşma” projesini ilk duyduğumda “yanlış duyuyorum” zannetmeme neden olmuştur. Zira böyle bir proje ancak Gorbaçov öncesi Sovyet Rusya’sında yer alabilecek bir projeye benziyordu. Hatırlayınız o dönemde Sovyet Rusya’dan çıkan iki tane dünya markası mevcuttur: Pravda Gazetesi ve hepimizin yakından tanıdığı Kalaşnikov; nam-ı diğer Keleş… Sovyet Rusya’sı da dünya markası yaratma konusunda epey başarılıymış hani.

Her ne kadar anlaşılmaz gelse de 10 adet tekstil markasının dünya çapında markalaşması konusunda masumane bir çaba olarak düşünülmüştü. Ancak son duruma bakıldığında Turquality projesine katılan marka sayısı geçen ay 39′a çıkarılıverdi şakkadanak. Kapsamı, tekstil sektörü haricinde gıda, beyaz eşya, elektronik, mücevher, seramik ve banyo gereçlerine kadar genişletildi. Önümüzdeki yıl kaç markaya çıkılacağını Allah bilir.  Bugüne kadar bir tane bile dünya markası yaratamamış Türkiye’den 39 tane dünya markası hem de devlet eliyle çıkacak desem eminim bana “Saçmalama” diye karşılık verirsiniz. Peki, bunu ben biliyorum da “markalaşma” sancıcı içinde habire ulufe dağıtır gibi para saçan devletimiz, Dış Ticaret Müsteşarlığımız bilmiyor mu? Fakat besbelli ki bilinen başka şeyler var.

Ben şimdi soruyorum elimi vicdanıma koyup; gelecek için sorguluyorum: Bu 39 markanın dünya markası olması için kaç para harcanacak, bu paralar hangi markalara nasıl dağıtılacak, geri dönüşleri nasıl ölçülecek?

Bir de ilaveten soruyorum: Benim mahallede köşedeki bakkal da dünya markası olmaya karar verirse ona da destek verilecek mi ilerleyen zamanda? Gidişat bunu gösteriyor da…

Yorumlar

kristal elma üzerine bir itidal telkini!

odul1.jpgİnsanların aşırı sıcaklardan dolayı sağlıklı neden-sonuç ilişkisi kuramadığı bir haftaydı geçen hafta… Bir de Kristal Elma haftasıydı sektörümüz için. Ödüller dağıtıldı, tartışmalar bitmedi, bitecek gibi de gözükmüyor. Bitmesini ve durulmasını bekleyip analiz yapayım dedim, baktım sonu gelmeyecek, bari yazayım artık. Söyleyeceğimi söyleyeyim de olsun bitsin.

Durum itibarıyle ”her zamankinden daha fazla birlik ve beraberlik içinde olmamız gereken şu günlerde” geyiğine takılmak hiç işime gelmez, bu geyik bana “ulusalcı cephe” tonunu andırıyor, tüylerimi diken diken ediyor Hırant Dink yargılamasının sürdüğü şu saatlerde. Gelgelelim Kristal Elma sonrası süregelen tartışmalar “şimdi gel de bu lafı sarfetme” dedirtiyor, başka da birşey dedirtmiyor.

Yıllardır takip ederim, bizzat jüri üyelerinden dinlerim, Kristal Elma jürisi tartışmasız en adil ve hakkaniyetli seçim sistemiyle çalışıyor. ”Canım bunu sen söylüyorsun, nereden biliyorsun” diyebilirsiniz. Ancak bunu söyleme hakkını buluyorum zira hep söylediğim gibi bazı muğlak konuların ölçütü yok. Bazı konular düşünce ve inanç sistemiyle açıklanabilir. Hiçbir jüri üyesi de kendi ajansının işlerine oy verilmesini rica etmek gibi bir küçülmeye gitmez, gidemez. Hakkı Mısırlıoğlu bunu şöyle açıklıyor: “Subjektif seçimlerin objektif sonucudur” Şu lafı etmeden duramayacağım ben de: “Vaa mı bunun başka izah tarzı?”

Hele ki yılların reklamcısı Cem Topçuoğlu kalkacak kendi ajansının çok ödül alması için kulis çevirecek. Hani sanki TBWA/İstanbul daha önce çok ödül toplamamış, bu sene nasıl olduysa Cem Topçuoğlu Reklamcılar Derneği Başkanı olunca ödülleri silmiş süpürmüş. Bu yorumları yazanlar ya da sağda solda işkembe-i kübradan savuranlar Türkiye’nin en iyi işadamlarından birini bu şekilde töhmet altında bırakma hakkını nasıl kendilerinde bulabiliyorlar? Ha bu arada bütün bunlar takma adlara sığınılıp yapılıyor bu da ayrı bir tartışma meselesi. Aslında tartışma meselesi de değil, neyse… Cesaretin varsa adını koyarsın, adını koyma cesaretin yoksa yaptığın yorumdan da hayır gelmez kardeşim! Kaçak güreşmekten hayır gelemeyeceği gibi… Ekşi sözlükteki bazı hezeyanların çok da ciddiye alınmaması gerektiği gibi…

Bu tip “küçük ölçekli” tartışmalar ne yazık ki gelişme getirmiyor, tam tersine sektörde gerilemeyi getiriyor. Tartışılması gereken asıl mesele neden pek çok kategoride ödül dağıtılamadı, ödüle layık çalışma bulunamadı? Türk reklamcılığında yaratıcılık nereye gidiyor? Jüri ödüle layık çalışmaları bulmakta neden zorlandı? Yaratıcı gruplardan geldiği açık olan bu eleştirilerde, hiç oturulup düşünülmüyor mu “katılan işlerin tümü fevkaladenin fevkindeydi de bunlar mı seçildi” diye. Sonuçlar zaten açık açık söylüyor “vasatların içinden vasat üstü” olanların seçildiğini. Yani nasıl ki ehven-i şer asla ehven değilse aynı hesaba geliyor. Reklam yaratıcıları makro ölçekte tartışılması gereken bir durum söz konusuyken  bu kadar dar ve küçük bir tartışmanın içine kısılıp kaldı … Vah ki vah, eyvah ki eyvah…

Allahın bir kulu çıkıp da “neden uluslararası yarışmalarda nal topluyoruz” tartışmasını yapamıyor. (ki burası vahim) Gelin yaratıcılığımızı geliştirelim, böyle kendi pisliğimizde boğulacağımız tartışmaları bir kenara bırakalım diyemiyor. (ki burası sinir bozucu) Reklamvereni nasıl ikna edip yaratıcı reklamlar hazırlayabiliriz diye kafa patlatılmıyor, bu şekilde hezeyan  kusuluyor. (ki burası da ümit kırıcı)

Ödül kısmı için benden bu kadar! Daha ne söyleyeyim ki…

Ödül gecesi için söyleyebileceğim tek şey bugüne kadar düzenlenen törenlerin içinde tartışmasız en özgünü ve en başarılısıydı. Beğenmeyenler -ki beğenmeyen olduğunu sanmıyorum- kendilerinde başka kusurlar araması gerekenler kanımca. Geceye dair bir izlenimim daha var; sizlerle paylaşmazsam eksik kalır. Törende ilk kez bu yıl türbanlı bir katılımcı vardı! Bu konu şahsen benim içimi açtı. Mercan Dede’nin BuzMarkiz’deki dinletisine türbanlı olduğu gerekçesiyle içeriye alınmayan Zaman muhabirinin eşi meselesine olan sinirim bi’ nebze de olsa hafifledi. Giyinmek Güzeldir konusunda yer yerinden oynarken sessiz kalmayı tercih eden reklam dünyası zamanla bu konularda konuşmaya başlar belki. Kimbilir? Türkiye bu tadı kabul edecek.

Yorumlar