Archive for Mayıs, 2007

bu tavada bir sorun var…

medyatava.com’un sabah sabah manşetten gördüğü habere bakmakta yarar var: Milliyet’in yeni ilavesine ismi Serdar Erener bulacak… Sabah saatlerinden sonra manşetten alındı, gün boyu alt manşet olarak durdu, durmaya da devam edecek gibi görünüyor.

İçinde Serdar Erener ismi geçtiği için konu bir hayli afili. Fakat bu dünyanın en doğal süreç haberini manşet görecek kadar önemsemek nasıl bir anlayıştır, ben bir türlü çözemedim. Doğal süreç dedim şöyle ki; Milliyet’in reklam ajansı Alameti Farika. Alameti Farika’nın da ajans başkanı Serdar Erener. Reklam-medya işine ucundan kıyısından bulaşan herkes (aslında medyatavacılar da bu gruba dahildir) bilir ki yeni bir ürün lanse edilmeden önce gelişmeler reklam ajansı ile paylaşılır. Reklam ajansından da kendi ekipleriyle birlikte farklı isim alternatifleri çalışmaları talep edilir. Son noktada isme karar verilir. Milliyet’in yeni ilavesi için de işletilmesi gereken süreç işletilmiş yani vaka-i adiyeden sayılacak bir brief verme yapılmış.

Hal böyleyken medyatava.com bu olayı nasıl bu kadar önemseyip de manşetlere falan çekmiş anlayamadım.

Haa diyebilirsiniz ki “anladın sen onu”… Ben neyi anlayıp neyi anlamadığımı bilemiyorum ki medya tava, sapa, kulpa meseleleriyle ilgili…

Yorumlar

kimse cem yılmaz’ın başarısını sorgulamıyor ki!

Cem Yılmaz’ın başarısını sorgulamak kimsenin haddine düşmez. Türkiye’nin tartışmasız en iyi stand up komedyenidir. Bu ülkede bir meslek icat etmiştir. Buraya kadar var mı itirazı olan? Varsa ben de ona itiraz ederim.

Peki Cem Yılmaz ne kadar başarılı bir reklamcıdır? İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burada başlıyor. Mediacat Dergisi’nin Haziran sayısına konuşan ünlü ve başarılı stand up komedyen esmiş, gürlemiş. Demiş ki: “Reklamcılar kreatif fikrin ne olduğunu anlatmasınlar, ben meslek icat etmişim. Sektörden olmayan birisi bu kadar başarılı işlere imza atıyor diye kıskanıyorlar. Yaptığım işler ortadayken ben herhangi bir metin yazarı çocuktan akıl alacak değilim.” Daha da bir dolu bu manaya gelecek şeyler söylemiş.

Yaptığı  stand up komedilere pardon  stand up komedi arası reklam (ara ki bulasın) -hele ki en son Telekom için- yığınla eleştiri gelen bir kişinin başka bir tonda cevap vermesini beklemek safdilliğe girer. Hani “kardeşim benim işim değil ki reklamcılık, ben deneme yaptım” diyecek hali yok. Money talks tabi ki… Son beş yıla dönüp bakalım; Doritos’la başlayalım, Opet’le devam edelim, Türk Telekom’la bir daha devam edelim. Önümüzdeki yıllar hangi markaları gösterir tahmin yapmayalım. Alınan bol sıfırlı rakamlar da bizim çenemizi yorar başka da bir faydası olmaz.

Ama reklam adı altında yapılan stand up komedilere gelince iş orada bozulur. Reklamın içinde stand up’a evet, ama reklamın baştan aşağıya stand up komediye dönüşmesi reklamcının bünyesini bozar. Sen çıkacaksın reklam adı altında hiç mesajın olmayacak, dayımın yaşı zırvalarını konuşacaksın -saçmalığına bile gülesi gelmiyor insanın- , sonra da “büyük reklamcıyım” ayağına yatacaksın.  Bu işe kafa patlatan kreatif reklamcıları da bir kalemde harcayacaksın. İtiraz bunadır.

Yoksa kimsenin Cem Yılmaz’ı başarısız bulduğu falan yok. Bir meslek icat ettiğine de itiraz yok. Bilakis son derece başarılı bir stand up’çı. Fakat Cem Yılmaz’ın reklamcı olduğunu iddia etmesini doğru bulmayanlar var. Yerden göğe kadar da haklılar.

Amma velakin sektörün en önemli dergisine -ne yalan söyleyeyim- başka türlü konuşmasını da bekleyen yoktu. Bir de çok merak ettim, reklamdan kazandığı toplamla diğer işlerden kazandığı toplamın oranı nedir? Merak işte…

Yorumlar (1)

arkadaşlar rencide olmuşlar!

Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın’ın fair play sevgisini futbola düşkün olup da bilmeyen yoktur. Türk futbolunda bu tarz bir yaklaşımla başkanın fark yaratacağını düşünürken geçen hafta yaşanan yüz karası olaylar uzun süre unutulmayacak. Unutulmamasının ötesinde yarınki bombada Galatasaray’ın kısmetine neler çıkacak göreceğiz artık. Konuyu daha fazla uzatmak mümkün ama yüreğim kaldırmıyor.

Hal böyleyken yani Galatasaray’ın durumu hem sosyal anlamda, hem futbol anlamında çukurların da altında seyrederken o da ne? Arkadaşlar Ali Şen’li Alpet reklamından rahatsız olmuşlar daha da ötesi rencide olmuşlar. Tabi zaten mizah duygusu kıt bir toplumuz orası acı gerçek de, Galatasaray’ın başında bunca dert varken bu konuya ciddi ciddi zaman ayırıp da bu tarz reklamı durdurma girişimlerinde falan bulunması hakikaten takdire şayan bir gelişme. Hani desem ki aylak bakkal boş kaldığında bi’ taraflarıyla oynarmış, o bile bu durumu karşılayamıyor zira Galatasaray’ın başında dert dolu, boş kalmak gibi bir durum sözkonusu olamaz!

Galatasaray’ın içler acısı halini bir tarafa bırakalım; reklam son derece başarılı idi. İçindeki ince mizah Alpet markasına değer katacak kadar iyi işlenmişti. Fenerbahçe’nin efsane başkanı Ali Şen bile bu mizah sayesinde gözümde son derece sevimli bir hal almıştı.

Son sözüm Galatasaray’a: Oku bakiyim… Fair play!!!

Yorumlar

meslek birlikleri ne işe yarar?

Uzun zamandır fena halde canımı sıkan bir konu var; bunu ara sıra dile getiriyorum ama tabi dile getirmekle kalıyor. Dile getirmesi gereken asıl mekanizmaların her zaman çok daha önemli(!) ve büyük(!) işleri olduğu için kişisel gayretler de ancak ateşin yaktığı yer kadar etki yapabiliyor.

Nedir bu dernekleşip önemli işler yapıyormuş gibi gösteren yerlerin ele alması gereken konu? Şirket ünvanı + Reklam ve Halkla İlişkiler… Nasıl oluyor da olabiliyor, bu iki apayrı alandaki iş biraraya gelebiliyor? Bu köylü kurnazlığı nasıl kabullenilebiliyor? “Reklam çalışmalarınızı aldığımız firmaların bu bağlantıyı kullanarak medyada haberlerini de çıkartırız” tilkiliğine nasıl ses çıkarılamıyor? Bu noktada dernekler ne işe yarar? Gördüğünüz gibi soruların ardı arkası kesilecek gibi değil. Diyeceğim o ki Halkla İlişkiler sektörünü geliştirmek adına kurulan dernekler büyük ve önemli  işlerinden fırsat yaratıp bir de bu konuya el atabilirse bayağı şık olur.

Haaa durup dururken nerden geldim bu konuya, hemen anlatayım: Efendim iki meşhur gazetecimizin bugüne kadar reklam işini hemen hemen hiç bilmeyen oğulları geçen yıl bir reklam ajansı açtılar. Ajanslarının kapısına “Annem sağolsun” ya da “Babam sağolsun” diye yazdırdılar mı bilemem elbette. Az zamanda büyük işler de bitirdiler bu sayede. Aman o da ne geçen gün bir baktım ki şirketin adı xxxxxxxxx Reklam ve Halkla İlişkiler olarak değişmiş. Reklam işi kesmemiş halkla ilişkiler de yapalım demişler üstüne üstlük. -Abi çevre var kullanmak lazım hesabına. Malum televizyon kaskallamasının Türk halkının balık hafızasında bile affa uğramamasından rahatsız kendisi elbette, bir reklamcının itirafları desem uymaz ki- Evet tam zamanı değil midir ”Bir dernek uyanıyor” dedirtmenin, sevgili PR’cılar? 

Yorumlar

tanıtıcı reklam, kanırtıcı laflar!!!

Tekerçalar uydurmasyonuyla başladı bu durumlar, tabi öncesinde oturgaçlı götürgeç falan da vardı. En son Erke Dönergeci üfürüldü ki ne üfürme -ya ne oldu sahi üfürme deyince aklıma düştü yel üfürdü su mu götürdü rap rap abilerin böyyük icadını- burada mevzu bahis olan şey dönergeç lafının heybetidir. Aman neyse bana ne, derdi beni mi aldı yeterince madara olundu zaten…

Yazının konusu da dönergeç, götürgeç falan değil ki ayrıca. Yazının konusu uydur uydur kelimeler yarat!!! Memleketimizin vazgeçilmez klasiklerinden TV dizilerinin reklam aralarının öncesi ve sonrasında yepyeni bir ifade yer alıyor ekranların sağ üst köşesinde: Tanıtıcı Reklam… Yani bu ifadeyi bulanı da ben bulmak ve kutlamak istiyorum, Türkçe’ye olan yüce katkılarından dolayı. Bir de bulmuşken sormak istiyorum reklamın tanıtıcı olmayanı nasıl olurmuş diye…  Be adam madem oraya bir laf kondurmak zorundasın akla mantığa daha yakın birşey uyduramaz mıydın?

Yok sormam lazım, sorsam iyi yaparım. Böyle laflar nasıl uydurulabiliyormuş, öğrenmek lazım.

Yorumlar

atlar ofsayta düşer mi?

raket_013.jpgÖncelikle açıklık getirilmesi gereken bi’ konu var: Ofsayt nedir? Söylemesi çok ayıp futbolun kralını bildiğini iddia eden en az altı erkekten dinledim -bilip bilmediklerini test etmek için- hepsi birbirinden o kadar farklı şeyler anlattı ki, hayli güzel bir hikaye çıkar. Son kararım; erkeklerin kendileri için yarattıklarını zannettikleri özel alan futbolu kadınların anlamaması için uydurdukları bir kelime bu ofsayt. Tabi erkeklerin adına üzgünüm bu klasik bir yenilgi, çünkü kendileri de bilmiyorlar ne olduğunu. Sadece bildiklerini sanıyorlar.

Bunu geçelim zira konu ofsayt değil, ona sonra değinirim, hatta öyle de güzel anlatırım ki erkekler kadınlara anlatırken bu tanımı kullanabilirler. Bu da benden futbol hastası erkeklere şık bir hediye olur. Telif falan da istemem.

Gerçi tam da futbol deyince bünyede sinirlerin hopladığı şu  günlerde gözlerden kaçması imkansız 6′lı kampanyası içime sular serpmeye yeterli oluyor. Sporun neyse ki sadece futboldan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Rakiplerinin karşısında son aylarda adı daha az geçmeye başlayan meşhur 6′lı yeniden karşımızda. Açıkhava çalışmaları 6′lının hedef kitlesini direkt yakalayacak kadar başarılı. 6′lı’nın futboldaki rakibi İddaa’ya gayet ince ve şık göndermeler yapılıyor: “At Yuvarlak Değildir”, “Atlar Ofsayta Düşmez” -Sahi ofsayt konusundaki uyuzumu da fena halde kaşımış oldum bu kampanya sayesinde-

İddaa… Oyna Futbolu Yaşa diyor. 6′lı… Oyna Hayatını Yaşa diyor. Eh, şu rezaletler silsilesi dönemde futbolu yaşamak gibi bir durum sözkonusu olamayacağına göre 6′lı için seçilen slogan son derece başarılı, deyim yerindeyse “cuk” oturuyor.

Önümüzdeki günlerde TV reklam filmleri geliyor, onları da ele alacağım merak etmeyin. Ben filmlerin merakı içindeyim. Türk futbolunun pespayeliğini “salla salla vur duvara” türü bir film olsun da, belki bu tarz sosyal bir işlevi yerine getirir kim bilir… Neyse 6′lı kampanyası bir kez daha konuk olacak bu bloga, gönlünüzü ferah tutun. 

Yorumlar

roman polanski türkiye’ye gelse…

60. Cannes Film festivali bütün ihtişamıyla sürüyor. Festivalden her gün ilginç bir haber yakalamak mümkün. Dün gelen ilginç haber de Roman Polanski’nin basın toplantısında soru soran gazetecilere sinirlenerek toplantıyı terk etmesiydi. Gazetecilerin boş sorular sorduğunu söyleyip ayıplamış, sinema konusuna ilgisizliklerinden yakınmış. İşin garip tarafı da sorulan sorunun pek de sinemaya uzak olmaması; Polanski’nin digital sinemanın geleceği hakkında ne düşündüğü.  Neyse…

Bu tarz bir soruya bile sinirlenen Polanski, Türkiye’de Türk gazetecilerin karşısında bir basın toplantısı düzenlese ne yapardı acaba diye düşünmeden yapamadım. Türk gazetecilerin -hele bir de hasbelkader magazin muhabirleri olursa- ipe sapa gelmeyecek soruları karşısında nasıl tepki gösterirdi? Cannes’daki sorulara şükrederdi o kesin bir gerçek de, eyvah düşünmesi bile kötü hakikaten…

Yorumlar

hay tektaşınız devrilsin..

Her yıl daha da çıldırtıcı, dumurlara vesile hale gelen -ey canım tüketici! tüket ki bu kadarı asla yetmez; daha, daha, daha- bir anneler gününü daha atlattık. Bu yılın dumur kaynağı ”tektaş” idi. ”Şu kadarcık bişii” geyiğinin ne kadar tehlikeli bir hal alacağının sanırım farkındasınız.  Bu düşünce yakında öyle bir hal alacak ki tektaşı olmayan kadın, kadından sayılmayacak.

Allah için magazin dünyamızın tektaşa katkıları da göz ardı edilemeyecek boyutlara gelmiş durumda . Kendine yeni sevgili yapan, sevgilisini şutlayan ya da terk edilen magazin başrolcüleri lafa tektaş konusundan başlıyor. “Tektaşımı ben alırım” ya da sinir illeti şarkılara konu oluyor “Tektaşımı kendim aldım”. Ya da komedyen adam sevgilisine sahte tektaş alıp kandırıyor, bunu da etrafına anlatıp kafa buluyor. Yahu kardeşim, bir mecburiyet midir bu tektaş sahipliği? Bir tane cesur kadın da çıkıp şöyle diyecek mi çok merak ediyorum: “Hayatım boyunca tektaşım olmayacak, istemiyorum, var mı itirazı olan?”

Tektaş tehlikesinin boyutları gitgide büyüyor, konu neredeyse “kimin tektaşı daha büyük” haline geliyor. Bu yüzden tektaş meselesini küçümsememekte fayda var. Haşmet Babaoğlu Cumartesi günü konuya farklı açıdan bakmış; “Anneler Günü hediyesi olarak çocuklar neden tektaş alsın ki” diyor. Anneler Günü’nün masumiyetini kaybedip baba parasıyla gösteriş yapma aracı haline geldiğinden dertlenmiş. Tabi ki kendisine katılıyorum ama tektaş problemi bu gidişle kadınların dolayısıyla erkeklerin başına daha büyük dertler açacak, bunu göz ardı etmemek gerekiyor.

Ha ben şimdiden söyleyeyim: Tektaşla hiç işim olmadı bugüne kadar, bundan sonra da olmayacak!

Yorumlar

« Previous entries