Archive for kampanyalardan

rzl oln trk rklmclğ…

images1.jpgTam da Cannes Reklam Festivali arifesini idrak ettiğimiz şu haftada memleketimden reklam rezaleti manzaraları sona eremiyor. Belki bu sefer son olur derken gelen gideni aratıyor. Hitlerli şampuan reklamıyla başlayan bu seri AMK ile tavan yapmış bulunuyor.

Okşanacak kafa dize yakın gelirmiş -elbette bunun çok daha farklı versiyonu var bilen bilir bilmeyen de öğrensin- “hadi yapılmış bir densizlik şunun üzerine gitmeyeyim” dedikçe konuşmalara doyamıyor marifetli ve yaratıcı Türk reklamcıları. Onlar buldukları yere konuştukça konu kapanacağına bizlerin eline düşüyor böylece. Okşanacak kafa meselesi buradan geliyor, ne alaka diyenlere duyurulur.

Hulusi Derici kadın tokatlamaktan Hitlerciliğe terfi ettiği reklam yüzünden Yahudi cemaatinden özür diledi. Tüm insanlıktan özür dilemeye gerek duymadı zira Hitlerli reklamdan sadece Yahudi cemaatinin rahatsız olduğunu düşündü. Dolayısıyla Türk reklamcılığının da ne kadar sığ bakışlı ve günü kurtarmacı olduğunu bir kez daha ispatladı yedi düvele. www.tdk.org.tr özrü kabahatinden büyük olmak deyimi…

Bu hafta da AMK felaketiyle karşı karşıya bırakıldık. Ki bu reklamcılar olduğu sürece bu felaketler silsilesinden mahrum olamayacağımız aşikar. Bir reklamcının -Yiğit Şardan- üstüne üstlük Reklamcılar Derneği başkanlığı yapmış bir reklamcının isim babalığı yapmış olmasına mı yanarsın, doğru düzgün bir gazetecinin yayın yönetmeni olmasına mı yanarsın, Sözcü grubunun düşürüldüğü hale mi yanarsın… Sen yanmasan ben yanmasam meselesi değil bu, ciddi… Vatan, millet, memleket elden gidiyor edebiyatıyla gazete yaparken takke düşer kel görünür sayın seyirciler. Tek hedef müşterisine oynamaktır. Ulusalcı pavkırmalar sayesinde tiraj yerine oturmuştur. (Tam da bu noktada yazar “ciddi ve tutarlı” lafını kendine şiar edinen Emin Çölaşan’ın ne düşündüğünü merak eder.)

Şimdi sıra spor basınından pay kapmaya gelmiştir ve zordur. Yollar Yiğit Şardan’la kesişir, Galatasaray konusunda hızını alamayan YŞ kendini göstermelidir. Her yol mübahtır, Cemal Nalga olayından da yeterince bilenmiştir. Tam da beklediği ürün eline gelmiştir. Eşsiz spor deneyimini konuşturur ve ismi yapıştırır: AMK…

Bu ismin bu kadar tartışma yaratacağını elbette bilmektedir. Zaten amacı da budur ve hedefine kat kat fazlasıyla ulaşır. Kendisine soru soran gazeteciler kızdırmaktan korkarak ve desturla soru yöneltirler… Kısa reklamcılık hayatındaki dev hayallerinden birisi daha gerçek olmuştur: FCUK benzeri bir ismi yerel bir ürüne koymayı Allah kendisine nasip etmiştir. Bir de literatüre bir laf kazandırmasıyla övünmektedir. Sanki bugüne kadar AMK lafı twitter’da milyonlarca kere dönmemiş, oradan kopyalamamış gibi. Gazeteci de soramamıştır besbelli “Yahu nereden kazandırıyorsunuz, bu laf kaç zamandır var işte” diye. Belli ki yayın yönetmenine de FCUK üzerinden savunma yapma fikrini kendisi vermiştir. Amma velakin takma akıl cepten düşermiş, akıl akıl meselesi…

Türkiye reklamcılık tarihinde bir rezalete daha imza atılmaktadır. Fakat ne gam! Bu düşünce sistematiğinde üzerinde çok konuşulan her reklam başarılıdır. İçinde küfür, hakaret, aşağılama, ırkçılık olması hiç farketmez. Ve ne acıdır ki bunun adı da başarıdır…

Önümüzdeki hafta yapılacak Cannes Reklam Festivali’nde Yeni Rakı ve Türkiye’nin tanıtımı hedefleniyor. Ne güzel…

Bunun yanısıra acı ile fark edilmesi gereken bir durum daha var… Hulusi Derici ve Yiğit Şardan: Türk reklamcılığını dünya gözünde ırkçı ve cinsiyet ayrımcı hale getirmeye zerre kadar hakkınız yok!

Yorumlar

türk erkeğinin ter kokusunun değeri

Geçtiğimiz mart ayından bu yana “Daha da yazmam” demiştim. Zira kendi iletişim şirketim var, marttan bu yana işimi büyütme kararı aldım, hem Türkiye hem de dünya çapında büyük bazı markalara danışmanlık yapıyorum. Şimdi bunu neden anlattım, kendi işim sizi bağlamaz ancak beni bağlar. Hafta sekiz gün dokuz yazdım zamanında. Marka danışmanlığı yapıp aynı zamanda köşe sahibi olan böyyük abiler bu işin bütün kredisini yiyip bitirdiler. İtibarın kitabını yazıp zerre kadar itibarı olmayan bu abiler gibi olmamak için yazı yazmayı kestim. Gerçi etik denilen şey artık bir detay olarak kaldı ama bu benim düşüncem. Bu yüzden bundan sonraki yazılarımda herhangi bir marka adı geçmeyecektir. Bu da böyle biline!

Efendim, Türkiye var oldukça her daim olacak bir konu ki adama yazı yazmama konusunda da tövbe bozduran cinsten. Şeytan yaz diyor, mantık yazma diyor. En sonunda marka adı kullanmamak konusunda ikisini buluşturuyorum. Konu, her anınızda sizi yakalayacak bir potansiyel tehlike. Sokakta, takside, konserde, sinemada, tiyatroda velhasıl her yerde. Türk erkeği ter kokuyor. Tamam elbette tümü değil ama büyük bir kısmı ko-ku-yor. Nokta.

Bunda ırdalanacak, dırlanacak, vay efendim Türklük onuruna zarar verecek, hakaret gibi algılanacak bir durum yoktur. Dünya Basketbol Şampiyonası sırasında Amerikalı basketbolculardan birisi -ismi hiç ama hiç önemli değil- Türkler “ölmüş eşek gibi kokuyor” dedi. Vay efendim Türkler Ayağa Kalkıyor, bize hakaret etti diye. Ama doğru kim itiraz edebilir ki haklılığına? Önümüzdeki zamanlarda bir başka uluslararası organizasyonda başkası gelecek, fare leşi gibi kokuyorlar diyecek. İşin acı tarafı bu da doğru olacak. Hakaret makaret yok işte gerçeği açıkça söylüyorlar. Peki biz birbirimize söylemiyor muyuz? Basbayağı da söylüyoruz; taksicilerin çoğunun leş gibi ter koktuğunu. Sokakta yürürken bazıları yanımızdan geçerken burnumuzu tıkamıyor muyuz? Biz birbirimize söyleyince oluyor da elin adamı gelip söyleyince mi kendimizi aşağılanmış hissediyoruz?

Basketbol şampiyonasının üzerinden zaman geçti kabul ediyorum ama bu konu yabancılar nezdinde her zaman gündemde olacak. Türkler Uçuyor ama aynı zamanda Türkler Kokuyor!

Geçtiğimiz aylarda Beren Saat’in celebrity olarak kullanıldığı deodorant kampanyasını hatırlamamak mümkün değil. Kampanyanın sadece markaya değil aynı zamanda toplam kadın deodorant pazarının da genişlemesine büyük katkısı olmuştu. Elbette markanın pazar payını neredeyse ikiye katlamıştı. Doğal olarak deodorant kullanmayan pek çok kadın bile kullanmaya başlamış, deodorant pazarı bu kampanya sayesinde büyümüştü.

Şimdi benim hayalim erkek deodorant markalarının da biraraya gelip, tamamen bir sosyal sorumluluk bilinciyle Türk erkeğini deodorant kullanmaya teşvik etmek. Tabii ter kokmanın ne kadar rahatsız edici, ne kadar ilkel bir durum olduğunu hedef kitleye güzel güzel anlatarak… Hem erkek deodorant pazarı genişlesin, hem de Türklerin üzerindeki bu kara leke ortadan kalksın. Yani her iki taraf için de kazanç sağlasın. Örnek; sabun markalarının biraraya gelerek zaman zaman yürüttükleri “Suya Sabuna Dokunun” kampanyası.

Hem yazı yazıp hem de büyük PR şirketi sahibi olan abiler de (son zamanlarda bu gruba ablalar da katıldı) dilerlerse bu önerimi deodorant markalarına götürebilirler. Telif hakkı falan istemem benden armağan olsun. Zamanında gazetelerinin birinci sayfasından anonslatıp “X restaurantın iletişimi zayıf” diye yazmışlardı. Ertesi gün de X markasına gidip “Senin PR’ını biz yapalım” deyip X restaurantın PR’ını almışlardı.

Dediğim gibi; bu piyasada etik denilen şey bir detay olarak kalıp gidiyor… Ama bundan böyle yazılarımda marka adı geçmeyecektir. İçinizden “enayi” diyebilirsiniz. Olsun!

Yorumlar

pek de iz bırakamayan bir ödül töreni

Geçen perşembe akşamı…

Soğuk hava İstanbul’da adamı bırr bırr bırrlatıyor…

Elinizde bir davetiye… Gitsem mi gitmesem mi ikilemi arasında gidip gidip geliyorsunuz.

Reklamcılar Derneği’nin kuruluşunun 25. yılı nedeniyle dağıtılacak olan “İletişimin Zirvesindekiler - İZ Ödülleri” töreni.

En sonunda önemli bir davet olduğuna kanaat getirip, üşengeçliğinizi de üzerinizden çıkarıp askıya asıp, yavaş yavaş yollanıyorsunuz Sabancı Müzesi’ne.

Törenin yapılacağı salonun nerdeyse yarıya yakını boş. Bir dernek başkanlığıyla ismini bağdaştırmak konusunda hayli zorlandığım reklam dünyasının Yiğit Şardan’ı, özel ödülleri sunmak için huzurlarınızda.

Şardan, Aydın Doğan’ın tüm zorluklara rağmen ayakta kaldığını, bugün Türkiye’de bağımsız medyadan söz ediliyorsa en büyük payın Aydın Doğan’a ait olduğunu belirtiyor. Konunun bağımsız medya olduğunda bu denli sahipleniliyor olması bu iç karartıcı gecenin en güzel sebebi herhalde… Sahiplenenlerin kimler olduğu ise bir hoş detay olarak kalıp gidiyor.

Ödül alanların tümünün listesi çarşaf çarşaf yayımlandığı için her birinin üstünden geçmeye gerek yok.

Ancak salonun büyük bir bölümünün Doğan Grubu çalışanları olduğu ve Aydın Doğan ödül alırken ayakta alkışladıkları göz önüne alınırsa, Reklam Ajansı kategorisinde ödül alan usta Eli Acıman’ı da şahsen ayakta alkışlamaktan aldığım  keyfi anlatmadan geçemem. Eski patronum, büyük usta Bay Acıman’ın sağlık sorunları sebebiyle kızı Linda Acıman’ın ödül alması sırasında bütün salon ayaktaydı. Bir ödül verilirken salonun bir kısmının ayakta alkışlaması ile tümünün ayakta alkışlaması arasındaki fark sanırım böyle ayırd edilebiliyordu. Neden, nasıl, kime göre vs. Pek iyi anlatamadım ama anlayan da anladı sanırım ne demek istediğimi.

Elbette bizim kuşağın fazla tanımadığı ancak ismini bir efsane olarak duyduğumuz İzidor Barouh için de geçerliydi aynı düşünceler. 100 yaşında ödül almaya gelebilen bir duayen reklamcı ayakta alkışlanmaz da ne yapılırdı?

Aynı şekilde Arçelik ve Beko adına ödül alan Gündüz Özdemir de reklamcılar tarafından ayakta alkışlanmayı hak eden bir isimdi bence. Neden mi? Hiç imtina etmeden “Bir Dünya Markası” sloganını yaratan ve Beko’nun dünya markası olması konusunda büyük gayret sarf eden Alinur Velidedeoğlu’na sahneden teşekkür etmesi sebebiyle… Ki genellikle böyle yapılmaz; bu reklamcının görevi olarak görülür. Bu yüzden Gündüz Özdemir’in jesti gözlerden kaçmaması gereken değerde bir teşekkür idi. Alinur’a edilen bu teşekkür, bunca yıllık ortağı olması sebebiyle Yiğit Şardan’ın da göğsünü kabartmıştır diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Hayat işte! Hem Gündüz Özdemir’e ödül ver hem de Gündüz Bey ortağına sahneden teşekkür etsin! Çifte kavrulmuş kısmet diye buna derler.

Yılın ulusal gazetesi ödülünü alan Hürriyet’in yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök ile yılın çıkış yapan gazetesi Habertürk’ün yayın yönetmeni Fatih Altaylı arasındaki tatlı atışma da ödül törenine renk katan ayrı bir güzellikti. İkisi de sahneden özgür basının önemi konusunda tatlı tatlı laflar ettiler hatta kendi aralarında hafiften atıştılar. Özkök ve Altaylı’nın basın özgürlüğünün önemi konusunda sahneden atışmaları bana bi’ hayal kurdurdu: Augusto Pinochet ve Juan Domingo Peron demokrasinin faziletleri konusunda karşılıklı tatlı tatlı atışıyorlar. Bir de bu atışmaya Kenan Evren’i katın, tam olsun. Hayal işte, olur mu olur.

Yılın çıkış yapan internet sitesi dalında yarışan 3 site de dikkat çekiciydi: Facebook, twitter ve gittigidiyor. Bu 3 internet sitesi ne amaçla seçilmişti, birbirleriyle ne ilgisi vardı da bunların içinden gittigidiyor en iyisi seçilmişti anlamak biraz zordu. Her zaman olduğu gibi internet yine arka plana atılmış, yalapşap bir seçim yapılıvermişti açıkçası. www.gittigidiyor.com’un rakibi www.faceebook.com olamazdı.

Yılın yaratıcılığa cesaret veren reklamvereni seçilen Mey İçki’den ödül almak üzere bir temsilcinin dahi törende bulunmaması ilginç bir detaydı. Reklamcılar Derneği’nin reklamveren gözündeki öneminin sorgulanması açısından ilginç bir göstergeydi.

Verilen her ödül sonrası salonun ufak ufak boşalması, törenin sonlarına doğru salonun neredeyse 4′te 1′inin dolu olduğunu görmek içimi ezmedi değil.

Tören sonunda tanıdığım birkaç reklamverene “Nasıldı” diye sormak gereğini duydum. Verilen cevaplar aşağı yukarı şöyleydi: “Sönük, ruhsuz, tatsız, zayıf… Niye yapıldı ki bu tören?”

Bırrlatan İstanbul soğuğunda taksi beklerken kendime sormadan edemedim: Geleneksel hale gelmesi hayal edilen İZ ödüllerinin önümüzdeki seneye devamı gelir mi acaba?

Ben bilemedim, sizce?

Yorumlar

kevin costner THY’yi uçuracak, merak etmeyin…

Memleketin havasından mıdır, suyundan mıdır bilemiyorum ama adettendir iyi ve düzgün yapılan bir reklam yayınlandığı zaman medyamızın bilir-bilmez, anlar-anlamaz kesimi yerden yere vurur. Son Kevin Costner’lı THY kampanyasında olduğu gibi…

Eleştirmek olsun diye eleştiri yapanları “tuzlayayım da kokma” babında bir kenara bırakıp başlayayım kampanya hakkında düşüncelerimi aktarmaya…

Öncelikle bu kampanya THY’den de açıklandığı üzere 70 ülkede yayına girdi. Yani bu reklamın hedef kitlesi aslında tamamen Türk insanı falan değil, ağırlıklı olarak yurt dışından Türkiye’yi tercih edecek olanlar ya da THY ile kendi ülkesinden uçacak olanlar. Bu yüzden Kevin Costner’ı celebrity olarak kullanmak başlı başına bir olay. Zira iddialı dünya havayollarına baktığımızda Singapore Airlines, Emirates, Cathay Pacific vs. Kevin Costner son derece ayırt edici bir etken. Pek çok havayolunun uluslararası arenada yayınlanan reklamları birbirinin hemen hemen aynısı…

Son noktada izleyicinin aklında kalacak olan detay her ne kadar son yıllarda bir miktar çaptan düşmüş olsa da bir dünya starı olan Kevin Costner. THY-Kevin Costner bağlantısı hedef kitlenin davranışında kesinlikle çok etkili olacak. Yoksa reklamdaki ıncık-cıncık detayları bir noktadan sonra izleyicinin hatırında kalması eşyanın doğasına aykırı.

Bu yüzden THY kendi alanında deyim yerindeyse aşmıştır ve bu kampanyadan adım gibi eminim ki büyük başarı elde edecektir. Tabi basit ve dar bakışlı AKP karşıtları ya da karşıtlık olsun diye kendini şirin göstermeye çalışan cenah, bu kampanyayı yerden yere vurmaya devam edecektir. O arkadaşları dar ve küçük hayat bakışları ile bir kenara bırakmakta sonsuz yarar var! AKP’nin atadığı THY yönetimi ne yaparsa hata olacaktır zaten! Hem ayrıca ne gerek vardır şu kriz döneminde böyle bir harcama yapmaya! Ayrıca dar gelirli Türk halkının uçak da nesine gerektir… Otobüs nesine yetmemektedir!

Gelelim reklam filmine. Benim reklamın fikrine dair tek itirazım; reklam First Class uçuşların başlamasıyla hemen hemen aynı zamanda yayına girdiği için ne yazık ki First Class uçuşun lansman filmi gibi algılanıyor. Halbuki bu yalnızca THY’nin genel bir reklam kampanyasıdır. Ve reklamın ana vaadi de First Class olarak algılanıyor. Yani reklam vaadi ürünün çok önüne geçmiştir. Kendini star hissetmek ancak First Class’ın vereceği bir tüketici vaadidir. Ekonomi sınıfının ya da THY’nin genel reklam vaadi olamaz.

Daha da ötesi reklam fikrinin herhangi bir özgünlüğü yok. Gayet sıradan bir fikir. Rakip bir havayolunun da logosunu reklamın sonuna koysanız herhangi bir değişiklik olmayacak. Bu yüzden bu kampanyada en önemli ayrıcalık Kevin Costner’ın kullanılmış olması.

Filmde unutulmuş ya da konması düşünülmemiş çok önemli bir nokta var: Türkiye’den motifler. Haa Türkiye’den motif deyince aman aklınıza lale motifi falan gelmesin. Lale ile olan problemimi yedi düvel biliyor. Ancak, THY sadece uçak ve havaalanı ile sınırlandırılmış. Oysa ki rakip havayolu reklamlarına baktığımızda bir taşla iki kuş vuruluyor ve illa ki ülke motiflerine yer veriliyor. Burada bu tarz bir tek noktaya odaklamanın bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum.

Bir şarlatanlığa da değinmeden geçersem eksik kalır: Kevin Costner’a Ne Mutlu Türküm Diyene şapkasının giydirilmesi… Özellikle Avrupa-ABD insanları yanındaki kompleksimiz malum; ilk iş mikrofon uzatıp “Türkleri seviyür musunuz” diye sorarız. Ya da “Türkiye AB’ye girecek mi” gibi abuk bi’ soruyu Türk sınırlarına yeni girmiş futbolculara, artistlere falan sorarız.

Kevin Costner’ın menajeri de bu kompleksimizi iyi analiz etmiş olmalı ki kendisine böyle bir goygoyculuk yapması talebinde bulunmuş. Kevin Costner ise besbelli çaptan düşmüş olmanın ezikliği ve alacağı 1 milyon doların heyecanıyla hayır dememiş. Ortaya böyle bir saçmalık çıkmış. Yani komedi yapmaya uğraşsanız bu kadar olurdu.

Yoksa geriye kalan reklam kampanyası son derece başarılı. Kampanyayı yerden yere vuranların da haksız olduğunu zaman gösterecek. Hatta göstermeye başladı bile…

Yorumlar

bırrlatma ve insan hakları tren taşları

Yaz konserleri ve aşırı doz sosyalleşme sebebiyle yurdum televizyonlarından bir hayli uzak kalmışım ey benim mütevazi blogumun mütevazi okuru! Öncelikle sitem edenlerden heybetli bir özür dileyeyim ve hemen son zamanlarda üzerinde konuşulması gereken Malkoçoğlu’nun bırrrlatması ile konuya bodoslamadan dalayım. Tabi bir de üzerinde konuşulacak diğer konu -bahsetmeden asla olmaz- Hürriyet’in İnsan Hakları Treni.

Annem bende kalıyor, sayesinde kendim için de iyi birşey -artık ne kadar iyi tartışılır tabi - yapıp yurdum televizyonlarını seyretmeye başladım ve ekran başında zapp yapa yapa Malkoçoğlu bırrlatmasını bekliyorum dört gözle. Tabi elimde tam da Soljenitsin’i bir daha okumaya karar verdiğim hafta kaybettik kendisini, İvan Denisoviç’in Bir Günü ara ara bakıyorum ekrana. Takip etmediğim bir kanalda, Kanal B, bir anons: Atatürk’ün büyük eseri YouTube hediye! Amanın ben neler duyuyorum şizofreni başlangıcı mıdır nedir bu başıma gelenler derken Nutuk’u YouTube anlamış mıyım. Hay şimdi kendime ne desem boş işte. İki tane Türk filmi devirdim -ki birinde yan roldeki şımarık zengin kızının ismi de Şermin, iyi mi- öldür Allah çıkmaz Malkoçoğlu bırrlatması…  

Bu zaplamalar sayesinde Colalara Turkalara Yaz Geldi muhteşem reklam filmini de görmüş oldum. Hiç değilse o iyi geldi bana. Azimle bekledim, yakaladım Malkoçoğlu’nu. Müslüm Baba bırrlatmasından bile çok daha başarılı olmuş bu reklam. O kadarını söyleyeyim işte. Bir kere mizahın bu kadar güzel kullanıldığı az rastlanır bir yaratıcılık var reklamda. Bence kesinlikle bu yazın reklam filmi bu işte! Bu kadarını söyleyeyim yeter.

Ay bu reklam çok itici diyenler çıkacaktır emin olun. Onlar reklamı dizi film mantığıyla seyreden sevgi böceği yazarları filandır, hiç kuşkunuz olmasın. Reklam olarak son derece başarılı…

Gelelim Hürriyet Treni’ne…

Nerdeyse bir aydır Hürriyet’in bir tam sayfası bu trene ayrılıyor. Uğranılan ilin mülki erkanından verilen çiçek, bakır tabak, çanak, yağcıbedir halısı kocaman fotoğraflarla veriliyor. İşte büyük gazetenin İnsan Hakları bezirganlığı da böyle olur dedirtiyor izleyene. Büyük gazetenin algılatmak istediği insan hakları anlayışında reklam filmleriyle desteklenen kimse zorla evlendirilemez var, kimsenin okuma hakkı engellenemez var, ayrımcılık yapılamaz var… Ama büyük gazetenin gerçek insan hakları dünyasında bunların hiçbirisi yok. Kız çocuklarının okuma hakkı var ama türbanlı kızların okuma hakkına asla yer yok! Tecavüze uğranan yatağın fotoğrafını bir marifetmiş gibi manşetten vermek var mesela…

Tam da bu yazıya başlayacakken gazete yazarlarından Özdemir İnce’nin Hürriyet Treni izlenimlerini okudum. Tesadüf işte… Engin Ardıç’ın deyişiyle İkinci Cumhuriyetçilerin korkulu rüyası olacak diye takdim edilen ancak tez zamanda İkinci Cumhuriyetçilerin şamar oğlanı haline gelen Özdemir İnce Hürriyet Treni’nde olağanüstü bir pazar günü geçirmiş. Trende çalışan kızlar çok güzelmiş, erkekler de çok yakışıklıymış. Kim seçiyormuş bunları? Aferinmiş. Belli ki beyazın da beyazı Persil beyazı, güzel ve yakışıklı çocuklar seçilmiş. Yoksa güzel olmayanlar seçilse aferin’lik bir durum falan yok tabi. İşte böyle halk gazetesi olacakmış Hürriyet.

Bakalım daha neler görüp neler duyacağız bu eşsiz Hürriyet Treni projesi sayesinde. Yalnız bu tren projesi bir kaç yıl önceki Ziraat Bankası Treni’nden fena halde apartılmış gibime geliyor. Değilse de vesvese deyip geçiveriniz.

Amma velakin kulağıma gelen başka bir dedikodu daha var ki; Büyük Hürriyet treni doğu ve güneydoğu illerinde halk tarafından fena halde taşlanmış. Hürriyet kim insan hakları savunuculuğu kim diye. Valla ben de söyleyenlerin yalancısıyım elbette. Adı üzerinde dedikodu canım. Şimdi diyeceğim ki “böyyük gazete bunu da yazsın” Bilmem olur mu acaba?

Nasıl olsa her gün koca bir tam sayfa ayırıyor İnsan Hakları Trenine… Bunu da sıkıştıracak bir yer bulunur nasılsa…

Yorumlar (1)

aletinde sorun olanlara…

vestel.jpgYüreğiniz ağzınıza gelmesin, yeni Haydar Dümen olmaya falan soyunmadım. -Ama Haydar Dümen’imizin bir kadın versiyonu olsa fena da olmaz hani!-  Tam da dün gece Sex and The City’nin eski sezon dizilerini seyrederken ikinci sezondan bir bölümün başlığı beni benden almaya yetti: The Men, The Myth and The Viagra… Allah iyiliğinizi versin nerden çıktı şu Viagra meselesi?

Çok konuşulan ve hatta gel de konuşma dedirten son dönem reklamlarımızdan Müslüm Baba’lı Vestel reklamı üzerine konuşacağım biraz. Kampanya neyse ki fazla uzatılmayan bir teaser’la başladı; doktor ve fantazi elbiseli hemşire parmaklarını “V” yapmışlar “Aletinizde sorun mu var” diye soruyorlar. Doğal olarak izleyenin aklına her Türk vatandaşı gibi Viagra geliyor. Böyle bir teaser’dan Vestel gelecek değil herhalde:-) Bir sürü amca da “Ulan derdimize deva mı geliyor” yoksa diye olaya yeşillenmiş bile olabilir. Malum denize düşen Viagra’ya, pardon yılana sarılırmış.

Neyse efendim işin matrağı bir tarafa Viagra falan çıkmadı tabi teaser’ın sonunda, çıka çıka Vestel çıktı. Bu cesaretlerinden dolayı kampanyanın yaratıcılarını kutlamadan yapamayacağım.  Bu noktada bana düşen tek şey kutlamak… Hele bir de Müslüm Baba’nın reklamın sonunda OKEY diyerek elini yakasına atıp “V” yapışı var ki… Okey deyince de akla gelecek şey besbelli. -Lafın yeri gelmişken OK condomu da product positioning başarısından dolayı bir daha tebrik edeyim- Yok yok benden Haydar Dümen olmaz! Bu sefer de mektup gönderenleri filan kutlarım performanslarından dolayı…

İşin şakası bir yana dönelim Vestel’in Pixellence kampanyasına… Bu kampanya tüketiciye ya da hedef kitlesine ne anlatıyor, ne söylüyor? Tüketicinin hangi duygusuna hitap ediyor. Yani alet duygusuna hitap ettiği kesin de… Yine şaka bir tarafa bu kampanya Vestel Pixellence’ın hangi özelliğini anlatmaktadır? Neden bu reklamı izledikten sonra tercihimi Vestel’den yana kullanayım? Özetle bu kampanya neden yapılmıştır?

İzleyeni gülümsetmiştir, eğlendirmiştir ama reklamın amacı asla bu değildir. Bunu tartışmanın da bir manası yoktur. Yazıktır, günahtır…

Ayrıca Müslüm Baba’ya da benden naçizane bir tavsiye: Reklam celebrity’si olmaya bir süre ara verse ne iyi olur! Yaz zamanı hepimizi Coca Cola ile bırrrlattı iyi de etti ama yetiversin artık çat o markada çat bu markada!  Başımız dönüyor, kafa demişler bizimkine de…

http://www.youtube.com/watch?v=6RAEYevVM34

Yorumlar (1)

koğuş kokusu…

 http://www.youtube.com/watch?v=QB6SXx-njKM

Hep gündemde ya da vizyonda olan reklamları ele almam gerekmiyor sanırım. İş güç var, hayat yoğun ama içimde kalan bir reklam filmi var ki… Bunu da zaten ben ele almazsam kimse dokunamaz, deşemez.

Reklam hala gösterimde mi bilmiyorum. Herhalde gösterimdedir, şimdi TV başında bekleyip de bakamayacağım. O kadar zaman reklam kuşağı bekleyip de Türk TV’lerindeki Pazar pespayeliğine dayanacak halim yok.

Evy Baby bebek bezinin asker koğuşunda geçen reklam filmi. Şimdi herkes içinden “Aman da ne şirin şey bunlaaar” diye suratını ifadeden ifadeye sokuyordur, burası kesin. Bebekler asker koğuşunda, asker kıyafetleriyle malum bebek muhabbetleri yapıyorlar. Öncelikle bebeği büyük insan; hele bir de asker kıyafetine sokmanın mantığı ne olabilir? Reklamcı buna neden ihtiyaç duyar? Türkiye gibi bu konularda gerçekten çok duyarlı olan bir ülkede ne tür bir ihtiyaçtır bebelere asker kıyafeti giydirmek? Şehit cenazelerinde bile çocuklara asker üniforması giydirilmesi son derece rahatsız edici bir görüntü değil midir? Çocukları büyük insan gibi göstermek neden ihtiyaç duyulan bir görüntüdür acaba? Hele ki bebek bezi gibi bir ürün için. Tamam kabul ediyorum reklam bazı güncel fırsatları değerlendirme sanatıdır -ben kabul etmesem kaç yazar, gerçek bu- ama bu kadar da olmaz ki… Milliyetçiliğin, ulusalcılığın bu kadar baş tacı yapıldığı bir dönemde bebek bezi gibi bir ürün için asker figürünü kullanmak ne tür bir fırsatçılıktır? Bu soruları soruyorum ve bitiriyorum zira devamını getirmeye yüreğim dayanmıyor. Bak yine sinirlenmeye başladım:-)

Yorumlar

size provokatör diyebilir miyim?

default.jpgBu yazının başlığı elbette “İyi ki varsın türban!” ya da “Türban sağolsun” da olabilirdi. Fakat bu pilav daha çooook su kaldıracağı için o başlıkların da sırası gelir, boşta kalmaz. Gün gelir kullanırız. İsteyen herkes de başlık olarak kullanabilir, helal-i hoş olsun.

Bakın blog dediğimiz şey böyle de faydalı, şöyle ki ben herkeslerden önce ele almış olacağım reklamı. Gerisi arkadan gelsin:-)

Lafı daha fazla uzatmayacağım, ilk konuşan olmak derdinde değilim ama son konuşan olmayacağım da kesin: Cumhuriyet Gazetesi “Cumhuriyet Kadını Yok Ediliyor” reklamları… Ayrıca dün televizyoncu-gazeteci-politikacı görünümlü şahin Tuncay Özkan meydanlardan höykürdü, höykürmekle kalmadı yedi düveli höykürttü. Neymiş; yeteeeermiş bu faşizm.

Ne yapıyor Cumhuriyet Gazetesi son kampanyasıyla; türbanlı -Allah için çok güzel- bir kadın “kendi sözümü kendim söylerim” diyor fakat arkada bir erkek sesi suflörlük yapıyor. Yani bugüne kadar kadınların yerine erkeklerin söz söylemesi sadece türban konusunda geçerli oluyor. Yoksa başka her türlü konuda kadınlar kendi sözlerini kendileri söylerler. Pardon, yoksa sizin oralarda öyle mi oluyor? Buradan bakınca pek öyle görünmüyor ama eğer öyleyse biz sizin oralara gelelim. Bu en başta ister kabul edin, ister etmeyin hayatın gerçeği. Kadınlar niye topuklu ayakkabı giyer, niye onca işkenceye katlanır? Kadın kendi isteğiyle kapanamaz mı? Basbayağı da kapanır. Türbanlı kadının kendi aklı, fikri, düşüncesi yok mudur? Nasıl bu kadar küçümseyici ve dışlayıcı olabilirsiniz? Neymiş, türban bir araçmış. Pekala!!!

Siyah zemin önünde bir kadın gözleri güya açık -meğerse gözlerine makyajla açık göz görüntüsü yapılmış- gerçekten gözlerini açıyor, türban gerçeğini anlayıveriyor. (Farkındayım kötü anlattım, görmediyseniz bakıverin aşağıdaki linkten!) Neymiş, türban bir göz boyamaymış. Pekala!!!

Kadın yüzüne -Allah için yüzü çok güzel- ayna tutuyor, bir anda kafası kara çarşafla sarılıyor. Neymiş, türban bir tehlikeymiş. Pekala!!!

Reklam filmleri özetle böyle…  Yaklaşık iki yıldır ardarda yaptığı reklam kampanyalarıyla üzerinde konuşturan Cumhuriyet Gazetesi bir “toplumsal uyarıcı” rolüne soyunmuş durumda. Bu dizi Tehlikenin Farkında mısınız? ile başladı, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile devam etti, şimdi de türban ve Cumhuriyet kadını ile sürüyor. Ve fakat izleyen en hakiki ulusalcı bile “yetiversin gayri” demiyorsa ben de neyim. Zira her şeyin de bir zaman aşımı var. Öcü göstermenin bile. Böyle bir “sosyal sorumluluk” meselesini kendine görev biçtiysen artık somut ve ele gelir birşeyler yapmanın zamanı gelmiş de geçiyor demektir. İki yıl gibi çooook uzun bir zamandır “öcü” yapmakla yetinmezsin. Daha da beteri çok eleştirdiğin kesim gibi sen de türban rantını yemezsin. Senin şu anda yaptığın basbayağı da türban üzerinden rant elde etmektir. Başka hiç birşey değildir. Tamam hepimizin bu konuda küçük ya da büyük endişeleri var zaten ama senin yaptığın şehit kanı üzerinden ne kadar rant demagojisi yapmaksa türban üzerinden de o kadar rant yemektir. Ve artık “gerçekten yeter”dir.

Nasıl ki o tarafın tek sığınağı türban haline gelmişse öteki tarafın da tek sığınağı türban olmuştur. Şu yapılanlar ortamı germekten başka hiç bir işe yaramamaktadır. Yeni birşeyler söylemenin zamanı geçmektedir. Haaa sorabilirsiniz tabi “sen de bunlardan mı medet umuyorsun?” diye. Haksız olmazsınız. Kendi yazarına çizerine bile demokrat olamayan mekanizmalardan diye ve hatta…

Yoksa ben de çok isterdim Engin Ardıç gibi ti’ye alıp geçmeyi ama gerçekten sinir bozucu olmaya başladı bu provokasyonlar. Gazete reklamı falan değil, bal gibi de provokasyon!

http://www.youtube.com/watch?v=nJb7aBSGZZQ

http://www.youtube.com/watch?v=D40yWlo1dHA

http://www.youtube.com/watch?v=HBDJzDGYveQ

Yorumlar (2)

« Previous entries