Archive for reklamdan

bakalım nasıl bi’ aileymişiz biz

Geçen cumartesiden bu yana yazmadığım için bana sitem edenlere müjdem var: Ben yazmadığım zaman yerime sitemciler yazacak, sorun böylece çözülecek. Tabi ya; sen yazmasan ben yazmasam nasıl dolacak bu blog? Böylece anlayacaklar yazmanın nasıl zor ve kastırıcı bi’ iş olduğunu, sitem etmekten vazgeçecekler. Anlıyorsunuz siz onu ey sitemciler!

Evet nerde kalmıştık? Biz 70 milyonluk bir aileyiz. Bir Ferzan Özpetek filmi. Ferzan Özpetek’in çektiği reklam filmleri bugüne kadar isminin geri planda kaldığı filmlerdi. Örneğin İdeal Kart, kariyer.net reklamlarının Ferzan Özpetek filmleri olduğunu pek kimse bilmez. Filmin çok usta bir yönetmen elinden çıktığı gayet tabi ki gün gibi aşikar. Yoksa her reklam filmi beni Garfield gibi ekrana yapıştıramaz.

Ancak, konu gazetelerin imaj reklamı olduğunda bildik, tanıdık reklam dinamikleri pek de işlemiyor. Öncelikle son iki yıldır yapılan gazete imaj reklamlarına baktığımızda bu dinamikleri görmüyoruz. Ağırlıklı olarak toplumsal mesajları görmemiz bu yüzden. Bakınız -aslında bu konuda kimsenin gerçek anlamda eline su dökemeyeceği- Zaman Gazetesi’nin “Biz ne zaman ayrı düştük” reklamı. Eh haliyle toplumsal mesajları vermek gazetenin bir görevidir de bu açıdan baktığımızda. Yoksa reklamın temel işlevi olan izleyicide hemen o gazeteyi satın alma dürtüsü yaratmak, biraz son kullanma tarihi geçmiş bir çalışma olacaktır. Buna zaten kimsenin itirazı da olamaz. Yani bu anlamda Radikal’in Orijinal Demokrasi mesajına da söylenecek birşey olamaz. Ancak, Tehlikenin Farkında mısınız kısmına gelince durum biraz değişiyor, zira o bir mesajdan ve reklamdan öte ağır bir provokasyon çalışmasıydı. 22 Temmuz gecesi bu konuda gereken ayarın alındığını düşünüyorum lafı da fazla uzatmıyorum, sonra adamı köşelerinden vatan haini ilan ediverirler. Bizzat yaşanmıştır ve görülmüştür.

Ferzan Özpetek’in Hürriyet Gazetesi üzerine yaptığı yorumların hiç birisini dikkate almak gereği duymuyorum. Çünkü bunlar zaten hepimizin Hürriyet hakkında gayet açık bildiği gerçekler. Yani Hürriyet’in gazete olmak dışında da anlamlarının olduğu malumun ilanından başka birşey değil. Aslında 2 yıl önce Haluk Bilginer’in eşsiz seslendirmesiyle yapılan “Hürriyet bazen bir ulusun kaderidir” diye başlayan Nazım Hikmet’li, Zeki Müren’li reklam bu anlamda çok daha “cuk” oturan bir yaklaşımdı. Ferzan Özpetek’in çektiği reklam böyle bakınca bu yaklaşımın belli bir kısmını karşılayabiliyor, üzgünüm. Daha sonra “Bir Ali Taran hediyesi” şeklinde yapılan siyah zemin üzeri Hürriyet sağcıdır, solcudur, şehirlidir, köylüdür reklamını saymayayım müsadenizle. Yerim dar desem olmaz ama.

Ancak, yayın zamanlaması olarak bakıldığında da hani maçlarda bağırırız ya “tam zamanı şimdi” diye -başka türlü de anlatamam zaten. Buradaki tam zamanı’nın gerçekten tek bir eksiği var: Türbanlı bir kadın. Beyaz Türk reklam camiasının tabu yıkması düşünülürken -tabi bunun uzağından yakınından bile geçemezken- emin olun gün gelecek bu da olacak. Aynı sofrada karnını doyuran 70 milyonluk dev bir ailenin içindeki bu realite artık görmezden gelinmeyi çoktan aşmış durumda, sevgili Beyaz Türk reklamcılar!

Beyaz Türk dedim de Ferzan Özpetek’in baktığı yerden Beyaz Türk tanımında ciddi bir sakatlık var besbelli. Hani etrafa sorduk bu filmdeki Beyaz Türk beyaz yakalı işadamı diyor ya. Öncelikle burada oynayan karakter tek kelimeyle yarı milliyetçi (ama fırsatını bulduğu dakkada vergi kaçıran ve askerden kaçmayı marifet sayan, özde değil sözde milliyetçi) hafiften kıro, eli 3 kuruş para görünce ailesini küçümseyen bir zavallı. Ama Beyaz Türk başka birşey. Burada bi’ anlaşmak lazım. Beyaz Türk’lüğün biraz da aileden gelen birşey olduğunu söylersem yeterince açık olur sanırım.

Özetle bu tarz karakterleştirme hatalarını saymazsak yayın zamanlaması itibarıyle çok yerinde bir film. Şu söyleyeceğimiz aksini iddia edebilecek var mıdır? Ailesindeki dört kişinin de farklı farklı partilere oy vermeyeni çok azdır. Ya da Hürriyet okurunun hemen tümü böyledir, bu son derece açık bir gerçek. Benim eleştirilerime ufaktan takılmalar deyip geçiveriniz.

Son bir söz: Fakat herşeye rağmen gözden kaçan birşey var. Milliyet’in yazarları ile yapılan “Nerede haber var Milliyet orada” reklamı gerçekten de en amacına uygun reklamdı. Bu da böyle bir gerçek işte. Üzerinde bu reklamların onda biri kadar konuşulmasa da…

Yorumlar (9)

I am sorry for you Alinur!!!

alinur.jpgSorry kelimesinin kişisel tarihimdeki anlamını yitirip manasızlaşması Alinur’un bir sergisine Sorry adını koymasıyla başlar. Hani bundan 4 yıl önce Dolmabahçe’de açılmıştı, yüzleri birbirinin kopyası bütün teyzeler koşa koşa gitmişti Alinur’a sevgilerini gösterebilmek için. Hatırlayalım ne inciler döktürmüştü sergisinin açılışında: -ha sergi dediysem sergi kelimesinin anlamını da ucuzlatmayalım bi’ nevi işçilik yoğun expozisyon deyip geçiverelim- “Sorry, alışılmışı tekrar edemedim. Sorry, benim pergelim kare çizer, cetvelim ise daire. Sorry, benim buzum daha sıcak, benim suyum daha kuru” Ve daha bi’ yığın seçme laf topluluğu. Merak kediyi öldürürmüş; Buzda Dans rezaletinde “Sorry ama benim buzum daha sıcak ayrıca konuştuklarımdan da bir hayır gelmiyor” deyip jüriyi terkeder mi kendisi diye epey işkillenmiştim, ama nafile.

Sorry! Ve Alinur bugün yepyeni bir magazin bombasıyla huzurlarımızda. Efendim kaynanasından kaçıyormuş. Türkbükü’nde ve dahi tüm magazin sayfalarında yer alabilecek bilumum yerlerde kendisi-karısı-kaynanası üçgeniyle her daim poz vermekten çekinmeyen Alinur hangi akla hizmet kaynanasından kaçsındı ki. Niye yapıldığı anlaşılamayan bu haberi okuduğunuzda anlıyorsunuz ki kendisi CHP’nin reklamcısı olduğu için -ki bu tarz haberlerle yedi düvele duyurulmalıydı CHP’nin kampanyasını yaptığı- kaynanası da MHP’den milletvekili adayı olduğu -ki bu tarz haberlerle kaynananın adaylığını ve Alinur’un kaynanası olduğunu bir kez daha yedi düvele duyurmak lazım- için görüşmekten kaçıyormuş. Yaşasın magazin, Sorry Alinur!

Öncellikle bunda bu kadar imtina edecek ne var şahsen hiç anlamadım. Sorry ama CHP ile MHP zaten tamamen aynı çizgide değil midir? Kaynanasıyla ayrı kanatta yer aldıklarını söylemiş ama nedense bize tamamen aynı kanat gibi geliyor CHP ve MHP. Hatta CHP’ye kampanya hazırlarken kaynanası Cennet Hanım’a da birşeyler çiziktiriverseydi hiç garip kaçmazdı. Zaten kimse de anlayamazdı dediğim sebepten dolayı. Tekrar Sorry!

Hem sonra Cennet Hanım merak etmez mi bu manasız magazin haberinin üzerine “Ben buradayım, sen nerdesin diye sormak niye sevgili damadım” diye. Davet etmez mi seni er meydanına? Yani bu kadar mı tahammülsüzsün karşı görüş saydığın kişilerle görüşme yapmaya? Her yerde üçlü görünmekten -belli ki hep politika tartışmışsınız o zamanlarda- keyif aldığın kaynanandan kaçmak pahasına.

Sorry Alinur, I am sorry for you!

Yorumlar

kristal elma üzerine bir itidal telkini!

odul1.jpgİnsanların aşırı sıcaklardan dolayı sağlıklı neden-sonuç ilişkisi kuramadığı bir haftaydı geçen hafta… Bir de Kristal Elma haftasıydı sektörümüz için. Ödüller dağıtıldı, tartışmalar bitmedi, bitecek gibi de gözükmüyor. Bitmesini ve durulmasını bekleyip analiz yapayım dedim, baktım sonu gelmeyecek, bari yazayım artık. Söyleyeceğimi söyleyeyim de olsun bitsin.

Durum itibarıyle ”her zamankinden daha fazla birlik ve beraberlik içinde olmamız gereken şu günlerde” geyiğine takılmak hiç işime gelmez, bu geyik bana “ulusalcı cephe” tonunu andırıyor, tüylerimi diken diken ediyor Hırant Dink yargılamasının sürdüğü şu saatlerde. Gelgelelim Kristal Elma sonrası süregelen tartışmalar “şimdi gel de bu lafı sarfetme” dedirtiyor, başka da birşey dedirtmiyor.

Yıllardır takip ederim, bizzat jüri üyelerinden dinlerim, Kristal Elma jürisi tartışmasız en adil ve hakkaniyetli seçim sistemiyle çalışıyor. ”Canım bunu sen söylüyorsun, nereden biliyorsun” diyebilirsiniz. Ancak bunu söyleme hakkını buluyorum zira hep söylediğim gibi bazı muğlak konuların ölçütü yok. Bazı konular düşünce ve inanç sistemiyle açıklanabilir. Hiçbir jüri üyesi de kendi ajansının işlerine oy verilmesini rica etmek gibi bir küçülmeye gitmez, gidemez. Hakkı Mısırlıoğlu bunu şöyle açıklıyor: “Subjektif seçimlerin objektif sonucudur” Şu lafı etmeden duramayacağım ben de: “Vaa mı bunun başka izah tarzı?”

Hele ki yılların reklamcısı Cem Topçuoğlu kalkacak kendi ajansının çok ödül alması için kulis çevirecek. Hani sanki TBWA/İstanbul daha önce çok ödül toplamamış, bu sene nasıl olduysa Cem Topçuoğlu Reklamcılar Derneği Başkanı olunca ödülleri silmiş süpürmüş. Bu yorumları yazanlar ya da sağda solda işkembe-i kübradan savuranlar Türkiye’nin en iyi işadamlarından birini bu şekilde töhmet altında bırakma hakkını nasıl kendilerinde bulabiliyorlar? Ha bu arada bütün bunlar takma adlara sığınılıp yapılıyor bu da ayrı bir tartışma meselesi. Aslında tartışma meselesi de değil, neyse… Cesaretin varsa adını koyarsın, adını koyma cesaretin yoksa yaptığın yorumdan da hayır gelmez kardeşim! Kaçak güreşmekten hayır gelemeyeceği gibi… Ekşi sözlükteki bazı hezeyanların çok da ciddiye alınmaması gerektiği gibi…

Bu tip “küçük ölçekli” tartışmalar ne yazık ki gelişme getirmiyor, tam tersine sektörde gerilemeyi getiriyor. Tartışılması gereken asıl mesele neden pek çok kategoride ödül dağıtılamadı, ödüle layık çalışma bulunamadı? Türk reklamcılığında yaratıcılık nereye gidiyor? Jüri ödüle layık çalışmaları bulmakta neden zorlandı? Yaratıcı gruplardan geldiği açık olan bu eleştirilerde, hiç oturulup düşünülmüyor mu “katılan işlerin tümü fevkaladenin fevkindeydi de bunlar mı seçildi” diye. Sonuçlar zaten açık açık söylüyor “vasatların içinden vasat üstü” olanların seçildiğini. Yani nasıl ki ehven-i şer asla ehven değilse aynı hesaba geliyor. Reklam yaratıcıları makro ölçekte tartışılması gereken bir durum söz konusuyken  bu kadar dar ve küçük bir tartışmanın içine kısılıp kaldı … Vah ki vah, eyvah ki eyvah…

Allahın bir kulu çıkıp da “neden uluslararası yarışmalarda nal topluyoruz” tartışmasını yapamıyor. (ki burası vahim) Gelin yaratıcılığımızı geliştirelim, böyle kendi pisliğimizde boğulacağımız tartışmaları bir kenara bırakalım diyemiyor. (ki burası sinir bozucu) Reklamvereni nasıl ikna edip yaratıcı reklamlar hazırlayabiliriz diye kafa patlatılmıyor, bu şekilde hezeyan  kusuluyor. (ki burası da ümit kırıcı)

Ödül kısmı için benden bu kadar! Daha ne söyleyeyim ki…

Ödül gecesi için söyleyebileceğim tek şey bugüne kadar düzenlenen törenlerin içinde tartışmasız en özgünü ve en başarılısıydı. Beğenmeyenler -ki beğenmeyen olduğunu sanmıyorum- kendilerinde başka kusurlar araması gerekenler kanımca. Geceye dair bir izlenimim daha var; sizlerle paylaşmazsam eksik kalır. Törende ilk kez bu yıl türbanlı bir katılımcı vardı! Bu konu şahsen benim içimi açtı. Mercan Dede’nin BuzMarkiz’deki dinletisine türbanlı olduğu gerekçesiyle içeriye alınmayan Zaman muhabirinin eşi meselesine olan sinirim bi’ nebze de olsa hafifledi. Giyinmek Güzeldir konusunda yer yerinden oynarken sessiz kalmayı tercih eden reklam dünyası zamanla bu konularda konuşmaya başlar belki. Kimbilir? Türkiye bu tadı kabul edecek.

Yorumlar

buyrun radyo…

Ortalık cehennem gibi, hissedilen sıcaklık 50 derece -o kadar da değil, bana göre tabi- Cannes Reklam Fesivali tartışmalarla sona ermiş ve bu gece Kristal Elma Ödül Töreni var. Kolumuzu kıpırdatmaya mecal yok, sıcaklar zaten olmayan yaratıcılığımızı hepten tüketmiş, biz gideriz Kristal Elma’ya. Nasıl gözümde büyüdüğünü neresinden anlatsam bilemem. Neyse ki tören için seçilen mekan içimizi ferahlatıyor: Parkorman.. İsmindeki “orman” bile içimizi serinletiyor. Hele bir de Goran Bregoviç’i dinlemek varsa işin ucunda…

Uzatmaya gerek yok; epeydir takıldığım ama bir türlü yazamadığım bir konunun tam da yeri ve zamanı geldi. Cannes’da ödül alan işleri gözden geçirirken “Ya neden bizde böyle işler yapılamıyor” diye sormadan edemediğim bir kategori var: Radyo spotları.  Ha tabi ki dalga geçme hakkınız saklıdır “Öbür kategoriler tüm dünya yaratıcılığıyla aynı düzeyde, tek problem radyoda” şeklinde. Haksız mı olursunuz? Hayır… Sıcaktandır deyip geçiniz.

Son zamanlarda hatta uzun zamandır radyolarımızda dönen reklam metinlerine dikkat ediniz: Ağırlıklı olarak TV reklam filmi metinlerinin birebir aynısı. Yani zahmet buyurulup yeni, radyoya özel metinler hazırlanmıyor. Reklamveren tarafından zaten böyle bir talep yok. Ya gayet düz, yaratıcılıktan tamamen uzak reklam metinleri ya da TV filmi metninin birebir aynısını görüyoruz. Bu yıl Cannes Reklam Festivali’ne giden 189 parça işten yalnızca 1 (yazıyla bir) tanesi radyo kategorisinden gitti. örneğin basın kategorisinden 87, cyber’dan -ki bu ülkede en zayıf olması beklenen- 14 iş gönderilmiş.

Cannes’da bu yıl Büyük Ödül’ü alan “gerçek güzellik kampanyası”nın yaratıcıları Janet Kestin ve Nancy Vonk (kısaca Jancy) “Radyo, iyi yazabilme özelliği ile ön plan çıkılacak bir mecradır, radyolara biraz kulak kabartırsanız pek çok kimsenin iyi reklam yazamadığını göreceksiniz” diyorlar. Bu bakışla Türkiye’de pek çok reklam yazarının iyi yazar olmadığını söylemek pekala da mümkün.

Dönüp bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım: Türkiye’nin yıllık reklam harcamasından radyoya ayrılan pay yüzde 3. TV reklam fiyatlarının 3 kuruş 5 paradan gittiği ortamda elbette olur olmaz her marka -özellikle radyo için çok uygun markalar- direkt TV’yi  tercih ediyorlar. Dolayısıyla radyo hep 2. veya 3. plana atılan bir mecra olarak kalıyor. Ne yapsak bir kampanya mı başlatsak, radyo reklamlarında yaratıc geliştirmek üzere… Ve hatta bu kampanyayı tüm Türk reklamcılığı için geliştirsek: Reklamcılıkta yaratıcılığı geliştirma kampanyası…

 Kızmayın bana, Cannes’daki sonuçlara bakıverin yeter!

Kristal Elmanız bol olsun…

Yorumlar

cannes lions 2007′de en çok konuşulan kavramlar…

cllogo_home.gifSöz bugün içinde 2. defa Erhan’da… Draft FCB’nin sunumundaki sürprizi de sonra açıklayacak. Malum adı üzerinde sürpriz:-)

Hedef kitleyi daha yakından takip ederek, geleneksel tüketici analizleri yerine yeni analizler geliştiren ve marka için en doğru iletişimi yaptıklarını iddia eden Draftfcb sunumu bir sürpriz içeriyordu.  

Festivaldeki seminer, workshop ve basın toplantılarının özetini içeren bir sonuç sundular. Festival ilk 5 günde en çok hangi kavramları tartıştı? Cannes Lions 2007’ye özel bu 5 günlük araştırmada bu yılın en çok önemsenen kavramlarını ağırlık sırasına göre 3 gruba ayırırsak: 

1. grup

Interaktif/online

Tüketici

Fikirler

Teknoloji 

2. grup

Pazarlamadaki değişimler Yenilikçi medya kullanımıTüketiciyle temas Kaliteli iş Tüketiciler tarafından üretilen içerik 

3.grup Dijitalin önemi İş sonuçlarıSosyal medyanın yükselişi Erhan Güven ueguven@gmail.com

Yorumlar

digital vatandaş nasıl yaşar?

Erhan Cannes’dan bildirdikçe kıskançlığım kat kat artıyor zira aşağıdaki satırlarda aslında canım memleketimin fena halde göz ardı etmeye çalıştığı konunun dünyadaki geleceği anlatılıyor. Bu oturumlarda bulunup dinleyememek de haliyle içime dokunuyor. Bu yazıda gerçekten çok önemli tespitler var.

Söz tekrar Erhan’da…

Siz hala annenizin e-mailini mi kullanıyorsunuz? Yeni neslin, diğer bir ifadeyle dijital dünya vatandaşlarının nasıl yaşadıklarını, ne düşündüklerini araştırmaya ve öğrenmeye bir süre daha devam edeceğiz gibi görünüyor. Dünya çapında yapılan “dijital gelecek” araştırmasında yakın gelecekte markalarımızın hedef kitlesi haline gelecek 12-24 yaş grubuyla ilgili sonuçlar, neye hazırlıklı olmamız gerektiği konusunda önemli ipuçları taşıyor: 

  • Gazete okumayacaklar ama bazı dergileri yakından takip edecekler
  • Sabit telefon hatları olmayacak (belki kol saati de taşımayacaklar)
  • TV izlemeyecekler (burada söz konusu olan mevcut TV, yoksa cep telefonları ve internet üzerinden TV programları izlemeye devam edecekler)
  • Internet’teki gruplar ve belirli community’ler internet deneyimlerinin merkezinde yer alacak
  • Bilginin kaynağıyla daha az ilgilenecekler, daha fazla bilgiyi bir araya toplayacaklar
  • Uzmanlar yerine, tanımadıkları ya da gerçek hayatta bir araya gelmedikleri kişilerin görüşlerine daha çok güvenecekler
  • Reklamla ilgilenmediklerini ya da bir markanın onları etkileyemeyeceğini düşünüyorlar (ama araştırma sonuçları bu görüşü doğrulamıyor)
  • Daha önceki tüm nesillerle kıyaslandığında TV ile en az ilgilenen nesil olacaklar
  • Her şey mobil olacak, cep telefonları (artık bilgisayar ve TV fonksiyonlu)
  • İçeriği tüm platformlar arasında özgürce ve kısıtlama olmadan paylaşacaklar
  • Seslerinin duyulmasını isteyecekler
  • E-mail’in artık anne-babalarının teknolojisi olduğunu düşünüyorlar. IM (Instant messaging) onların teknolojisi.

Burada bir konuya daha değinmek gerekiyor. Araştırmalara göre internet artık TV için bir tehdit olmaktan çıkıyor. Çünkü yeni nesil cep telefonları ile gittikleri her yerde TV yayınlarına erişebilecekler. Yani TV sadece eve sıkışmış bir mecra olmaktan kurtulacak.  

İzlemeye devam ediyoruz…  Erhan Güven/ Yaratıcı Stratejist ueguven@gmail.com

Yorumlar

cannes’dan devam…festivalin 3. günü…

Kim bu “uploader”lar? 

Dilimizde herhangi bir Türkçe karşılığı yaratılmışsa da henüz ben bilmiyorum… Internet’te geçirdiği zamanlarda -ki bu ortalamanın en az 2 katı demek- veri (yazı, foto,video vs…) yükleyen arkadaşları “uploader” (yükleyici mi desek?) olarak tanımlayabiliriz.   Şimdi agency.com’un sunumu bu arkadaşların kim oldukları ile ilgili derin bir inceleme içermekteydi. Tabi ki İngiltere’de yaşayan kısmıyla ilgili… (Fakat “sen Internet’in neresindensin hemşerim” durumları da yok bu ortamlarda biliyorsunuz. Herkes dijital vatandaş…) Derin inceleme yapma nedenlerine gelince, bu insanların önümüzdeki dönemde markalarla ilgili çok şeyi etkileyeceklerini düşünüyor olmaları. Hani tüketici artık kontrolü eline aldı ve pasif değil diyorduk ya işte tam bu noktada bu yükleyiciler devreye giriyor. Herhangi bir ürün, hizmet, marka hakkında açıyorlar bir online tartışma, yaşadıkları (deneyimledikleri) her şeyi açık seçik konuşuyorlar, yorumluyorlar. Herhangi bir ürünü almanız veya harekete geçmeniz için sizi ikna edebiliyorlar.  Internet mecrası, bugüne kadar hiçbir mecranın sahip olmadığı bir saydamlığa sahip olduğundan dolayı markanızı rezil de edebiliyorlar vezir de… Ve en önemlisi yeni fikir liderleri onlar oluyorlar… Henüz nüfusun % 8’i kadar bir oranda olmalarına rağmen, etkiler çok daha büyük… 

Kim bu insanlar derseniz, açıklıyorum kimliklerini? Dijital çağın muh(a)birleri diyebiliriz bu arkadaşlara.  Bilgiye bayılıyorlar ve sürekli bilgi peşinde koşuyorlar, koşmak derken surf yapmayı kastettim tabi ki. Gerçek yaşam deneyimlerini anlatmayı seviyorlar. Yaptıkları işi tutkuyla ve heyecanla yapıyorlar. Sıradan bir online kullanıcıya göre 2 kat daha fazla etki yaratabiliyorlar, 4 kat daha fazla medya ve eğlence teknolojilerine hakimler. Bu “sosyal hayvanlar” (terimin orijinali James Clifton’a aittir) gerçek hayatta da sıradan bir insanın üye olduğu kulüp, parti ve grupların 2 kat fazlasına üyeler. Online hayatta ise sıradan bir kullanıcıdan 4 kat daha fazla sosyal grup üyelikleri var. Normalin 3 katı daha fazla mesaj gönderiyorlar… MSN listelerinde ortalama 60 kişi var. Normal bir kullanıcının kullandığı bilgi kaynaklarından % 30 daha fazla kaynak kullanıyorlar. Yaşları genç, ağırlıklı olarak erkek ve iyi eğitimliler…  Bunu neden yapıyorlar? Birçok insan gibi kendini ifade etmek, seslerini duyurmak, fikirlerini paylaşmak için… Onları bilgi yüklemeye iten ve beni şaşırtan en önemli motivasyon ise burada ortaya çıkıyor: “Bu toplumda payıma düşeni yerine getirmek için”     Markaların, internet ortamındaki çeşitli site ve araçlar aracılığıyla direkt geniş kitlelere ulaşma hedefi yerine, önce bu zor beğenen açık sözlü arkadaşları yanlarına almaları tavsiye edilir. Hedefe daha sağlıklı ve daha hızlı ulaşırsınız.   

Erhan Güven ueguven@gmail.com

Yorumlar

cannes’da seminerlerden canlı yayın devam ediyor…

Erhan,  tüm heyecanıyla seminerleri takip ediyor. Okuyunuz, okutunuz…

Festival seminerlerinin açılışını Digitas London yaptı…  

Digitas Genel Müdürü Norm Johnston, son 6 ayda dijital iletişim dünyasında her şeyin daha da hızla değiştiğinden bahsetti. Dijital ajansların geleneksel ajanslardan çizgi üstü işleri “çalmaya” başladığını ve bu durumun her iki taraf için de soğukkanlılıkla değerlendirilmesi gereken bir süreç olduğunu söyledi. “Zaman içinde taşların yerine nasıl oturacağını bilemiyorum ama şu anda dijital ajanslar ve reklam ajanslarının işbirliği içinde çalışmaları ideal formül gibi görünüyor” dedi.  Johnston, her iki tarafın özellikle insan kaynakları ve beyin gücü konusundaki işbirliğine büyük ihtiyaç olduğuna işaret etti. Özellikle dijital ajanslarda çalışanların, reklam ajanslarındaki marka yönetimi konusunda eksik kaldığını söylüyor. Geleneksel ajanslardan, dijital tarafa geçmek için biraz daha cesur olmaya davet etti biz dijital göçmenleri…

Müşteriyle sözleşme 

Dijital ajansların, tek taraflı bir sözleşmeye bağlı kalmaları gerektiğini anlatan Johnston, “Nerede ve ne zaman müşteriyle ilişkiye geçersek geçelim onlara bir değer sunmalı ve bir şeyler kattığımızı hissettirmeliyiz” dedi.  Johnston’ın örnek verdiği projelerden bazıları: Kraft Kitchen, click2quit, American Express Members Project ve Dove…  

Günün diğer önemli sunumlarından birisi de FEDMA’nın sunumuydu…   FEDMA (Federation of European Direct and Interactive Marketing) adına sunum yapan Richard Rosen (CEO, Rosen), önümüzdeki yıllarda en önemli şeyin markamız olmayacağından bahsetti.  Marka nasıl önemsiz olabilir ki? Aslında zihnimizde yarattığı soru işaretinin amacı belliydi. Sadece markanızı önemserseniz, onun varlığının en önemli nedenini unutabilirsiniz demek istiyordu. Markanızın müşterileriyle kurduğu ilişkinin en önemli unsur olduğunu, çünkü peşinden koştuğumuz marka bağımlılığı hedefinin sadece bu ilişki sayesinde mümkün olduğunu anlattı.  Sadece marka farkındalığı’nın (awareness) yeterli olmadığını, bu farkındalığın bir ilişkiye dönüşmesi gerektiğini vurgulayarak “empathy” ve “convergence” kavramlarının bu ilişkide oynadığı rolün önemine değindi.   Bu ilişkinin sağlıklı kurulması içinde marka iletişimleriyle direct marketing iletişimlerinin birlikte ve dengeli kullanılması gerektiğini söyledi.   

Erhan Güven/Yaratıcı Stratejist

ueguven@gmail.com 

Yorumlar

Project-Id-Version: WordPress 2.1.3 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2007-04-03 17:04+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Plural-Forms: nplurals=1; plural=0; « Previous entries