Archive for reklamdan

amerika’nın şalvarı davası

Hayırlara vesile olsun; kendimi iki ay içinde ikinci defa zenci olmuş gördüm. Rüyamda tabi ki… Öyle yani, saçımın rengi aynı fakat tenim bildiğiniz siyaha yakın zenci rengi. İlkinde kimseye anlatmadım dalga geçmesinler diye fakat ikinci kere aynı şekilde görünce pek de normal bi’ durum değil herhalde. Yorumlatmak lazım.

Kabus değil bu, elbette zenci olarak da çok mutlu yaşayabiliyormuşum. Fakat bir kabus var ki bugünlerde hemen hepimizin hayatında Jean Amerika’nın Şalvarıdır faciası. Kısa sürecek sandık bu reklamı fakat bitmiyor, bitemiyor bi’ türlü. Kurtulamıyoruz ezcümle…

Dikkat çekici olmasına eyvallah, gerçekten “Ne diyor bu” diye baktırıyor reklam filmi. Defacto denilen markanın ne olduğunu da merak ettiriyor. Ancak bunu yaratmanın yolu Türk köylüsünün geleneksel giysisi şalvarı böylesine aşağılama yolunu seçmek ne demeye geliyor? Türk köylü kadınının dışında Güneydoğu’da da erkeklerin vazgeçilmez giysisidir şalvar -hatta içine don giyip giymedikleri de merak konusu olmamış değildir hani-

Bakalım Defacto’nun tarzına: Bildiğimiz elbise-bluz-pantalon… Yani sadece pantalon markası olsa bi’ nebze anlaşılabilir blue jeane gönderme yapılması. Amerika’nın sözümona rahatlığına karşı diye konumlandırdığınız ürünler apayrı bir kategoriyi temsil ediyor. İzleyene de “Yahu ne alaka” demek kalıyor.

Belli ki sıfır prodüksiyon bütçesiyle dikkat çeken bir kampanya yapılması kararlaştırılmış. Buraya kadar bir sorun yok, bu gayet doğal bir yaklaşım. Ancak, dikkat çekmek adına bu kadar dalak yaran bir yaklaşım hangi mantıkla açıklanabilir?

Sıfır prodüksiyon bütçesine karşılık TV yayın bütçesinde son derece cömert davranılmış. Bir kabus gibi her kanalda, her reklam arasında karşınıza çıkıveriyor. Kurtulamıyorsunuz Defacto’dan. Gönül isterdi ki bu kadar saçma sapan bir yaklaşım yerine adam gibi bir fikirle ve düzgün bir prodüksiyonla lanse edilebilseydi Defacto markası.

Gerçekten çok yazık o harcanan yayın paralarına… Daha ne diyeyim ki. En iyisi ben bir rüya tabircisine danışayım şu zenci meselesini…

Yorumlar

ulusalcılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Söylemesi ayıp geçen akşam çok zengin bir adamın partisine katıldım, adamın tuhaf zevkleri varmış, bundan bize neyse… Dünya fırlaması bi’ tuhaf arkadaşım “Bu kadar param olsa nasıl zevklerim olurdu acaba?” diye fikir cimnastiğine başladı. “Ulan” dedi “falanca gazetede yazan falanca hanıma kazandığı paranın 10 katını verirdim, aman sen artık yazma derdim, bu da benim sefam olurdu” dedi. Zevk tabi tartışılmaz, ayrıca espri. Pek bi’ şahin bu kadın yazarımızın yazılarına ben de tahammül edemiyorum, o ayrı ama görüş kendisinindir, kendisini bağlar. Fakat susturulmasına sonuna kadar karşı olurum.

Perihan Mağden de eksik olmasın iyi köşeciler sınıfına katmış beni bugün. Doğru köşesiz bırakılıp internete itilmiş olabilirim ama yazıları bok kadar hükmü olmayan amcalardan, abilerden ve dahi kardeşlerden çok daha etkili olduğuma eminim; olmasam da derdim değil. Hele ki bir köşe kapabilmek için patronun, genel yayın yönetmeninin yalamadık yerini bırakmayan koca koca kelli felli adamların ne hale geldiğini gördükçe “köşesiz” kalmak belki de daha onurludur diyorum Perihan Mağden. Bu kadar yeter, anlaşılıyor işte nasıl birisi olduğum…

Allahın hikmeti midir, yoksa denk mi geliyor gazete reklamları son iki yıldır yaz yaz bitmiyor. İnsan Hakları-60. Yıl-Hürriyet… Eminim reklamı izleyen herkes çok beğendi, çok etkilendi. Zaten en az beş kere dikkatle izledikten sonra bazı noktalar yakalanabiliyor reklamda. Yani öylesine ağır bir görsel bombardıman var ki, söz düzenini kaçırmamak biraz zor. Ama söz düzenini yakaladıktan sonra kabak gibi ortaya çıkıveriyor herşey.

Daha açık konuşayım:  İletişim, markanın özünün yansımasıdır. İletişim, markanın değerlerinin özetlenerek hedef kitleye en etkili biçimde anlatılmasıdır. Markayı makyajlayarak iletişim kuramazsınız. Markayı olduğundan farklı göstererek iletişimini yapamazsınız, buna “yalan” denir, hedef kitle de en fazla bir kere yutar bu yalanı. İletişim yalanı affetmez.

Bu kadar iletişim dersi yeter; iletişimin temel kurallarının ne ilgisi var Hürriyet reklamıyla diyeceksiniz? İşte yukarıda saydığım tüm bu sebeplerden dolayı Hürriyet markasının özü bu reklamla gayet net ve güzel anlatılmaktadır. İnsan konusunda doğumdan gelişim sürecine kadar her türlü gerçek söz düzeni bombardımanında anlatılmaktadır. Herkes eşittir ama bazıları daha eşittir şeklinde tüm insanların yaşam gerçeği gözler önüne serilmektedir. Bunun için özürlü genç motifi-sömürüsü-kurnazlığına hiç gerek yoktu, yaşayan her insan için bir yönüyle geçerli bu…  İsim, boy bos vs. insana ait tüm motifler kullanılmıştır. Geliyorum marka özüyle ilgili gerçeğe… İletişimi yapılan ürün günlük siyasi bir gazete olduğunda marka özüne bir ilave yapmak gerekli olabiliyor: Dönemsel yayın politikası özü. İletişim teorisyenleri bu lafı hiç de bilimsel bulmayabilirler -zaten değil- ama sadece günlük siyasi gazete için kullanacağım. Bir Türkiye gerçeği; Türkiye’deki gazetelerin yayın politikaları dönemseldir. Dünyada böyle midir, bunu da medyacılar bilir ayrıca konumuz değil. Dönüyorum Hürriyet reklamına; Ne diyor söz düzeninin en can alıcı kısmında var mı hatırlayan? “Başını aç diyebilirler ya da zorla kapat diyebilirler” Tam bu anda görüntüdeki kafasını çevirip bakan kırmızı baş örtülü güzel kızın nefret dolu bakışlarına ne diyeceksiniz? İşte zurnanın zırt dediği yer burası reklam filminde. Bu anlamda gazetenin dönemsel yayın politikasının özü reklama gayet başarılı biçimde yansıtılmıştır. Geleneksel gerekçelerden ya da dininin gereğini yerine getirdiğini düşünerek başını kapatan kadınlar hiçe sayılmaktadır. Veeee bu mesajı en son hangi gazete vermiştir? Bu blogda da eleştirilmiştir: Cumhuriyet… Cumhuriyet Gazetesinin de Kadınlar Günü reklamlarında kadınların başının erkekler tarafından zorla kapatıldığı mesajı verilmiştir.

Hürriyet Gazetesi’nin son aylardaki Ergenekon çetesi hakkında bir satır haber koymama politikası, bu reklamda verilmeye çalışılan “subliminal” mesajla kabak gibi ortaya çıkmaktadır. Geri kalanını da yazmak benim haddime düşmez, anlayan anlıyor.

Ayrıca, reklamın sonunda Hürriyet’in 60. yılında herkesi insan hakları konusunda düşünmeye davet ediyoruz mesajı da son derece boş. Gazetelerin son zamanlarda kendilerine zoraki giydirmeye çalıştığı “demokratik tartışma platformu” kisvesi gerçekten kabak tadı verdi. Hatta haşlanmış kabak tadı verdi, hani soslarla zenginleştirsen çekilmez. Ümit ediyorum ki kampanyanın bir sonraki aşamasında www.insanhaklarikonusundayazhurriyete.com falan gibi bir manasızlık çıkmaz. Yani insan hakları konusunda herkes düşündüğünü yazsın falan gibi bi’ halta yaramayan çuvallar dolusu laf-ı güzaf. Örnek; Milliyet’in www.yazduvara.com saçmalığı…

Yorumlar

türkiye ne ile gurur duymamalı?

milliyet.jpgYine üzerinde konuşturan bir reklam filmiyle karşı karşıyayız: Ceza’lı Milliyet reklamı. Bir de üzerinde fazla konuşmaya değer görülmeyen bir gazete reklamı daha var ki ben onun üzerinde de konuşacağım; Cumhuriyet’in “Sesiniz farklı çıkıyorsa…” reklamı. Uzun zaman sonra Cumhuriyet Gazetesi reklamlarında provokasyon tonunu bir kenara bıraktı, bir gazete gibi reklamı yapılmaya başlandı. Bu ton şu anda hangi gazeteye geçti, bildiniz Milliyet’e.

Şimdi Milliyet’in Ceza’lı reklamını inceleyelim bakalım… Ceza böyle bir reklam tonu için tartışmasız muhteşem bir seçim. Rap’in çıkış tarzına baktığımızda özetle ”sisteme isyan” müziği bu yaklaşıma cuk oturuyor. Görüntülerin kesinlikle usta bir yönetmen elinden çıktığı apaçık. Buraya kadar üzerine söylenecek laf yok zaten. Ancak, benim itirazım reklam filmindeki yoğun mesaj bombardımanına. Gözlerinizi kapatın ve reklamdan aklınızda kalan görüntüleri saymaya çalışın. Eminim aklınızda en fazla iki ya da üç kare yer etmiştir, daha fazlası değil. Televizyon reklamcılığının temel kurallarından birisi Temel Satış Vaadi dediğimiz unsura dayanır. Yani reklamda tek bir mesaj üzerine gitmek. Milliyet reklamında tek mesaja rağmen o kadar yoğun görüntü ve ses bombardımanı var ki izleyenin kavraması için defalarca seyretmesi gerekiyor.  Bunun iki çözümü var; ya reklamın süresi daha uzun tutulmalıydı ya da mafya, hamili kart, irtica gibi filmin üzerinde kurulduğu utanç unsurları için ayrı ayrı filmler yapılmalıydı. Mecra son derece etkisiz ve kısıtlı kullanılmış ki bu anlamda mecra, özellikle TV kullanımını en etkin yapabilecek gazetelerden birisi Milliyet. Başka söze gerek var mı?

Gelelim kullanılan utanç unsurlarındaki zayıflığa… Mafya: Kerameti kendinden menkul mafya artığı, yeri geldiğinde ikstir git çeken otoparkçı, mafyayı ne kadar temsil ediyor? Canım Türkiyemde mafyayı temsil edecek onlarca büyük sembol varken neden yalnızca ucuz otoparkçı kullanılıyor? Reklam ajansından çok daha etkili bir yaklaşım geldiğini düşünüyorum. Ama işte bazı konular iki ucu keskin kılıç gibidir, fazla deşemezsiniz. Deşerseniz gelir bir ucu da size dokunuverir. Hamili kart: Burada kimsenin kimseye söyleyecek lafı yok. Bu Türkiye’nin kanayan bir yarası ve bitecek gibi de durmuyor. İrtica: Aczmendi görüntüleri kullanılmış fakat çok pardon bu görüntülerin utancı doksanlı yıllarda kalmadı mı Allahaşkına? Aczmendiler denilen grup kendi kendini madara etmedi mi uzun yıllar önce? Üfürükçü-tükürükçü hoca görüntülerini çoktan aşmadı mı hadise? Mesele eğer bunu vurgulamaksa… Sivas görüntüleri tamam, elbette dünya döndükçe bu utancı taşımalı Türk milleti. Şike: Evet maçlar artık futbol sahası dışında her yerde kazanılıyor ya da kaybediliyor. Hortumlama-Rüşvet: Yerden göğe kadar yerinde görüntüler. Fakat buraya kadar izleyici görüntü bombardımanından öyle bir tepe sersemi oluyor ki bu etkili kareler unutuluyor. Şimdi diyeceksiniz ki “aç you tube’dan seyret kardeşim”. Yok öyle yağma; reklamın amacı o kısıtlı süre zarfında etkili mesajı izleyiciye aktarmaktır. Bunun yolu da görüntülerin akılda kalıcılığından geçer. İzleyiciye “Aç da you tube’dan seyret” diyecek haliniz yok herhalde.

Ben bu reklama birşey daha ilave edeyim haddim olmayarak: Koysaydınız türbanlı kadınların görüntülerini…. Üzerine de ona uygun bir söz yazdırsaydınız Ceza’ya… Bakalım ne olacaktı? Eğer mesele kendi gazetenizin dünya görüşünden menkul bir utançlar silsilesi mesajı vermekse… Bakalım ne olacaktı?

Yorumlar (2)

hepimizin bildiği ya da bilmediği yerler

gnctrkcll… Gençlerin SMS gönderirken kelime kısaltmak için sesli harfleri atması ile ortaya çıktı. Kısa mesaj kültürü sayesinde hayatımıza giren, tamamen yeni nesil bir marka. Yani aslında bildiğimiz Turkcell’in gençlere özel hizmeti.

gnctrkcll yepyeni bir relansman kampanyası ile karşımızda: Bi’ yer var mı bildiğin. Reklam filminde kullanılan ana mesaj kuralları yıkmaya çalışan gençlerin temel arayışlarına yanıt aramak. Kuralları ben koyarım diyerek kendi krallığını ilan etmekten, kararsızlığın hoşgörüyle karşılandığı ve benim yolum budur denilebileceği yerlerden bahsedilmeye çalışılıyor. Yani bütün bu arayışların yalnızca gençler için geçerli olduğu ve son noktada tüm bunlara gençturkcell’in karşılık verebildiği-verebileceği mesajı veriliyor. Burada kampanyanın stratejisi kurulurken bu vaadin yalnızca gençler için geçerli olduğu düşünülüyor ki tamamen yanlış. Bu yaklaşım temelde “varoluşçuluk” üzerine kurulmuştur ve varoluşçuk yani “yaşamdaki özlemlerimizin yansıması” sadece gençlere has bir özlem değildir. Rahatlıkla her yaşın özlemi olduğunu söyleyebiliriz.

Tamam, genel olarak baktığınızda -hele ki sevgi böceği tonunda reklam yazarlığı yapmaya soyunanların bakışıyla- gayet başarılı bir reklamdır. Fakat benim kaygı duyduğum nokta gençturkcell’in bu ağır ve sağlam vaadin altını ne kadar doldurabileceği. Zira bugüne kadar gnctrkcll’in marka tarihini incelediğimizde verilen hizmetlerin son derece kısa vadeli, gençler için günü kurtarmaya yönelik hizmetler olduğunu görüyoruz. Yani öyle gençlerin yaşam tarzını baştan aşağıya yenileyebilecek bir unsur olmaktan son derece uzak. “Ne Paaerşembesi Baaerkalp ya” düzeyini aşabilmiş değil amiyane tabirle. Bu ağır ve sağlam vaadin bundan sonra altı doldurulabilecek mi bekleyip göreceğiz.

Haa bu gnctrkcll’nin lansman filmi olsaydı o zaman iş biraz değişirdi. Ama bu markayla ilgili bugüne kadar öylesine yanlış ve zayıf iletişim çalışmaları yapıldı ki durum biraz umutsuz görünüyor. Yoksa “Bi’ yer var mı bildiğin” filmi ile ilgili basit bakışlı, şairane ruhlular “Çok iyi bir reklam” diyecektir, o ayrı.

Bir tek şey daha ekleyeceğim; bu noktaya dikkat çeken başkası olursa da alnını karışlayacağım: Bu reklam size Coca Cola Light’ın Okan Bayülgen’in seslendirdiği “erkeğin aramasını beklemeyip kendi arayan kız için alkış” reklamını hatırlattı mı hatırlatmadı mı? Bir de kendi kuruntumu ekleyeceğim: gnctrkcll 2 ay kadar önce Coca Cola Light reklamını yurtdışından uyarlayan reklam ajansı ile çalışmaya başladı. Sadece kuruntu deyip geçiverin ya da geçmeyin, tercih sizin…

Yorumlar (3)

bunun adına sıkıntı derler! hatta konu sıkıntısı…

default19.jpgYazmayı bilmeyene yazarlık çok kolay gelir. Hatta o kadar kolaydır ki “ohh attırıyorlar iki satırcık yazıyı, dünyanın parasını kazanıyorlar, kardeşim yazar olmak vardı” diyen bir küçük insanlar güruhu da vardır. Benim kendilerine “hediye” önerim hemen yazı yazmaya oturtulmalarıdır.

Lafı fena döndürüp dolaştırıyorum ama konuya gelemiyorum zira üzerinde konuşacağım reklam yok şu günlerde yahu! Memlekette yani canım Türkiye’min televizyonlarında dünyanın reklamı dönüyor, Şermin üzerinde konuşabilecek reklam bulamıyor. Bak sen Allah’ın işine!

Tabi sektörü bilenler diyecek ki “ya saçmalama, ölü sezondayız, Eylül gelsin gör sen”. Hahayt tabi ki haksızlar zira uzun zamandır üzerinde konuşulacak yaratılıkla bezenmiş reklam filmi yapılamıyor bu ülkede. Oynayamayan gelin de yerim dar dermiş, cevap hemen belli: Bütçe yok ki yapalım şöyle kocaman kocaman reklam filmleri, konuşturalım hakkımızda. Benden de cevap hemen belli, aşağıdaki linke bakınız ve karar veriniz. Bu film yaratıcı olmak için “sıfır” parayla bile etkili reklam yapılabileceğinin en güzel göstergesidir.

http://www.youtube.com/watch?v=ShDoxve85jI

İzlediyseniz eğer filmi, ne demek istediğim gayet açık ve net. Filmdeki herşey fikir üzerine hem de gayet basit bir fikir üzerine kurulmuş. Bu filmin prodüksiyon bütçesi bir kaç bin doları geçemez. Ama ya etkisi?

Snob takımının keyfini yerine getirecek bir laf olarak şöyle söyleyeyim, olsun bitsin: “Abi that’s all mediocrity” Ama doğru söze denecek birşey de yok işte. Türkiye’deki reklamlar genel olarak ortalama zeka ürünleri. Haa derseniz ki hitap ettiğimiz zeka düzeyi nedir? Orası ayrı mesele, siz üstün zeka ve yaratıcılıkla hitap etmeyi denediniz mi diye sorarlar adama. Bu ucuz ve zavallı kaçış yolu aslında Türk medyasının yarattığı bir savunma biçimidir. Vasata övgü her zaman var olacaktır ancak Türk reklamcılığının bu şekilde daha fazla gidemeyeceği de aşikardır. Zorlayın hafızanızı son 2 aydır Garanti Bankası’nın “kol saati şeklinde kredi kartı” reklamı (aslında her kredi kartı bizler için bir “kol saati” o da ayrı bir tartışma konusu, ekonomicilerin ilgi alanına girer, banane) dışında aklınızda kalan reklam var mıdır? Bu reklamı ben de atlamışım, Güniz Uysal hatırlattı sağolsun, ne yazık ki hatırlanmaya değer reklam yok piyasada. Fakat tekrar söyleyeyim küçük bütçeli reklam filmi hiçbir zaman bizdeki gibi renkli bir zemin, üzerine bir obje, üzerinde yazılar ve dublaj anlamına gelmiyor. Hatta ve hatta küçük bütçeli işler yaratıcılığın ortaya konulması için bir fırsat olarak algılanmalı.

O yüzden yukarıda linkini verdiğim reklam filmi, okullarda ders niteliğinde izletilmesi gereken bir reklamdır. Ayrıca sadece öğrenciler değil, Türk reklam sektörünün yaratıcı memurları da bu reklamı tekrar tekrar izlemelidir.

Yani aslında konu sıkıntısı çekmek her insanda olduğu gibi benim de çok canımı sıkıyor. Bilmem anlatabildim mi derdimi?

Yorumlar (1)

bazıları içinse reklamsız hayat daha güzel

turkcellsuperlig_20070817.jpgGünaydın’ın televizyon eleştirmeni Yüksel Aytuğ son günlerde fena halde konu sıkıntısı çekiyor. Şöyle ki herhangi bir reklamcılık ya da iletişim stratejisi üzerine deneyimi olmadığı halde reklam eleştirmenliğine soyunuyor. Halbuki canım Türkiyem televizyon yazarları için derya değil bir okyanus. Hal böyleyken reklam eleştirmenliğine soyunmanın ne anlamı var anlamak biraz zor. Yazsın ATV’nin dizilerini, filmleri grup dışı kanalların işlerini eleştirsin, konser yazsın ne bileyim, denizde kum Türkiye’de konu…

Ancak gerçekten reklam eleştirmenliği yapmaya gelince benim çok canım sıkılıyor. Gerçekten hem de bayağı çok! Zira kardeşim böyle dizi eleştirir gibi sevgi böceği tonunda reklam eleştirirsen ben de seni bu tonda eleştiririm. Konu: Turkcell Süper Lig’in yeni dönem lansman reklamı. Ne diyor Yüksel Aytuğ: Efendim reklam holiganizmi özendiriyormuş. Vapurdan atlayan kadın, çocuklarımıza kötü örnek oluyormuş. Topla cam kıran çocuk figürü, olaylar yüzünden tatil edilen lige hiç yakışmamış. Bu sebepten bu reklam çok tartışılacakmış. Öncelikle Sayın Aytuğ; reklamda abartı denilen unsur her zaman kullanılır. Siz bunu bilmeyebilirsiniz, çok normal. Şairane duyarlılıkla dizi eleştirir gibi reklam eleştirince olur böyle gaflar.

Reklamda farklı bir tondan yola çıkılmış ve bence gayet doğru bir tonlama. Ben bu lafı ilk Haşmet Babaoğlu’ndan duymuştum, patenti kendisine mi ait bilmiyorum (üşendim google’dan bakmaya, zaten gerek de yok) : Futbol sadece futbol değildir. Yani futbolu sadece futbol sahasına ait bir fenomen olarak görürseniz, bu kadar dar bakarsınız işte bu reklama. Futbol kalabalıkların bir nevi tutkalıdır. İyi ki varsın futbol sloganı da bu gerçekle gayet iyi örtüşüyor. Ancak belli ki futbolla da pek alakanız yok reklamla olmadığı gibi. Olsaydı bu reklama böyle bakmazdınız.

Reklamda kullanılan motifler son derece özenle seçilmiş. Özellikle Türk toplumuna özgü motifler çok yerinde kullanılmış. Ayrıca soruyorum çocukluğunda futbol oynarken cam kıran çocuk motifi kimi rahatsız eder ki karşınızdaki çok psikopat falan olmadığı sürece. Çocuk adı üzerinde ve masum bir hareket. Tamamen bizden bir motif işte.

Reklamın müziği ve sözleri de gayet yerinde. “Hayatta her attığınız gol olsun” dileğine katılmayacak olan var mıdır acaba?

Futboldaki holiganizme gelince Sayın Aytuğ; keşke bu reklamdaki kadar hafif, masum ve yumuşak olabilse o kısmı. O yüzden size tavsiyem gidin bir kaç derbi maçı seyredin anlarsınız ne demek istediğimi. Fakat hakikaten böyle şairane, gönül adamı tonlarıyla bu reklamı eleştirmeye falan kalkışmayın. Aslında siz reklam eleştirmeye kalkışmayın. Reklam sizin üzerinde yazdığınız dizilerden, filmlerden çok daha farklı bir uzmanlık alanı. Yani diyeceğim o ki daha fazla komik duruma düşmeyin. Bu memleketteki diziler size yeter de artar bile.

Ben bu konuyu bu blogda daha önce dile getirmiştim. Bunun sebebinin ne olduğunu da söylemiştim. Zarar yok tekrar söyleyebilirim. Özetle; meydan boş kaldı, televizyon eleştirmenleri durumdan vazife çıkarıp reklam eleştirmenliği yapmaya çalışıyor. Vaa mı bunun başka izah tarzı???

Yorumlar (2)

baba bizi bırrrlatsana!

muslumbaba.jpgGeyiğin de lüzumsuzu olur muymuş demeyin. Adı üzerinde geyik işte. Amma velakin sözkonusu memleket, canım Türkiyem olunca vallahi de oluyor billahi de oluyor.

Belli ki ağır bir malzeme sıkıntısı da vardı, Müslüm Baba’nın Coca Cola reklamlarındaki bırrrlaması ve bırrrlatması bu anlamda ferahlama sağladı. Malzeme sıkıntısı çeken köşe sahiplerinin bile çok hoşuna gitti bu geyik. Ve dahi olay ağır geyiğe terfi etti bile. Tabi bu tarz geyikler genellikle reklamdaki kişi ya da celebrity üzerinden yürütüldüğü için reklamın etkisi ya da başarısını tartışmaya gerek duyulmaz pek. Nedir bu ağır geyiğin merkezi? Efendim Müslüm Baba’ya yakışmış mı bu şekilde bırrrlamak ve bırrrlatmak? Karizması yerle yeksan olmuş, yılların babasına para için bunu yapmak uyar mıymış? Falan da filan… Ağır geyiğe -en son takip edebildiğim kadarıyla- Kadir İnanır da dahil oldu. Komser Şekspir’deki etek tartışmasının sıkıntısını üzerinden atamamıştı belli ki. Damdan düşer gibi “Hiç yakıştıramadım”ı bastı, geçti. Kadirizm konuşulurken Brillant reklamındaki camı çerçeveyi indirme komedisi unutulmuştu nasılsa.

Şimdi ben de reklamı konuşmaktan uzaklaşmayayım, geyiğe saracağım yoksa. Severim o ayrı da, sırası değil şimdi. Öncelikle reklamın fikri son derece sağlam. Diyecek hiçbir şey yok. Zamanlaması muhteşem. Bırrr demek istemeyeniniz var mı şu sıralarda? Haber bültenlerinin her daim ana konusu olan, bitmeyen derdimiz Kıbrıs meselesi bile bültenlerden çıkarıldı. Artık ana gündem maddesi sıcaklar ve kuraklık. Aklınıza bırrr gelmiyor mu bu anlarda? Bu sağlam fikir için Müslüm Baba’nın düşünülmüş olması ise gerçekten dahiyane. Başka hiç bir celebrity bu kadar konuşturamazdı bu reklam üzerine. Hiç kimse Müslüm Baba’dan daha fazla yakışamazdı. İşte bu nedenlerden dolayı bu reklam son derece başarılıdır. Bakalım devamı nasıl gelecek bırrrlamaların ve bırrrlatmalaların. Şahsen çok merak ediyorum.

Evet bugüne kadar bir tek reklamın mesajı ve başarısı üzerine konuşulmamıştı, onu da ben söyledim işte. Nerden çıktıysa Tuğçe Baran’ın uluuu manitu beyinin unutulmaz lafı geliverdi aklıma: Türkiye geyiktir, geyik kalacak!

Yorumlar (1)

tohumlar fidana, fidanlar ağaca ya ağaçlar

Gelin biraz samimi olalım. Bir yıl öncesine kadar küresel ısınmaya dair bir toplumsal alarm var mıydı? Yoktu… Peki bu bilinmiyor muydu? Tabi ki biliniyordu… Bilmemezlikten mi geliniyordu? Evet. Mutlu mesut yaşayıp gidiyorduk, beton beton, dört çekerler, pet şişeler, çevreye ve doğaya hiç minnetimiz falan yoktu. Doğa, sınırsız bir kredi sağlayıcısı gibi vermek zorundaydı insanoğullarına. En azından böyle düşünülüyordu.

Sonra ne oldu? Allah yağmurumuzu kesti, göğün gözüne bakar olduk, artık hepimizi bıktıran pırıl pırıl masmavi gökyüzü dışında görüntü yok. Minnacık bulut bile yok. Önce kuraklık alarmı başladı, ileriki safhalarda ne olacak, bilemiyoruz ki…

Bu dönemde yeni bir kavram canlandı pazarlama dünyasında: Yeşil Pazarlama. Büyük markalar ne kadar da çevreci olduklarını ispatlama yarışına giriverdiler. Çevreciliğin gram yanında olamayacak markalar şirinlik muskası yazdırmış gibi çevrecilik yarışına girdiler. Peki inandırıcı mı? Asla değil. Hedef kitle dediğimiz gruplar artık markanın samimiyetini görmek istiyorlar. Ben buyum demekle o olunmuyor işte.

Tam da bu dönemde gerçekten tam da bu işlevi gerçekleştiren çok ama çok önemli bir ürünün reklam filmi dönüyor Türk TV’lerinde: Konya Şeker tarafından üretilen damla sulama teknolojisi. Yani zaten “ben çevreciyim” iddiasında bulunması gereken bir ürün değil. Bilakis çevre için yaratılmış bir ürün. Tabi böyyük medyamızın çok daha önemli haberlere(!) yer vermek gibi bir asli görevi olduğu için bu ürünü şimdilik görmezden geliyor. Ta ki ne kadar önemli olduğunu kavrayana kadar.

Damla sulama teknolojisine ilk İsrail’de rastlamıştım. Artık Türkiye’de var ve an itibarıyle Afrika’dan bile daha az suyu kalan bir ülke için çok değerli bir ürün. Reklamı da bu anlamda son derece samimi ve içten. Fonda kullanılan müzik benim kuşağımın ilkokul şarkılarından birisiydi. Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda. Tabi şimdi dönüp baktığımızda ne kadar da naif bir mesaj değil mi? Ormanların küle döndürüldüğü canım Türkiyemde!

Siz Konya Şeker Damla Sulama’nın reklamını dikkatle izleyin bi’ defa. Ne demek istediğimi anlayacaksınız biraz geç olsa da…

Yorumlar (2)

« Previous entries