Archive for hayattan

ankaralı annenin yaşam gözü

Reklamın sokak çocuğu Ersin Salman’ın -bu güzel ismi ben koymadım, Kemal Sezer yaptı bu güzelliği- bi’ zamanlar Radikal’de muhteşem bir yazısı yayınlanmıştı.

Muhteşem yazının başlığı “İyi Ankaralılar cennete, şanslı Ankaralılar İstanbul’a gider” idi. Ben de o zamanlar Ankara’dan İstanbul’a göçeli çok zaman geçtiğini zannedip şanslı Ankaralı sınıfına girdiğimi düşünerek kendi çapımda pek bi’ kıvanmıştım. Heyhat şimdi de “eyvah çook zaman geçti ben göçeli” diye hayıflanıyorum. Yaşlılık belirtisi işte!

Neyse Ankara’dan İstanbul’a geçişim hayatta yaptığım en akıllıca şeydi diye düşünüyorum zaman zaman. Hayat da beni bu anlamda hep haklı çıkarıyor. Soğuk yüzlü, tatsız tuzsuz hem de ruhsuz olan o şehirden hiç bir renk, tat falan çıkmayacağını düşünürüm. Çıkmaz da nitekim.

Tabi şimdi fena halde boku çıkmış “Ankara’nın nesini seversin? İstanbul’a dönüşünü” geyiğini yapacak değilim. Hiç de sevmem o lafı, anekdotu her ne ise. En az Ankara kadar tatsız bi’ geyiktir.

Amma velakin hiç beklenmedik bir haber geldi Ankara’dan geçen hafta. Anne Şule Akdağ 12 yaşındaki kızının ilk regl kanaması şerefine parti düzenledi, dostlarını davet edip pasta kesti. Amanın ki amanın bu hamle Ankara’dan geldi. Önce yanlış okuyorum sandım.

Fakat Ankaralı bir anne buna cesaret etmişti. Önce cesaretinden dolayı kocaman bir tebrik benden. Biz ki -o zamanlar kadın pedinin generic adı Orkid idi- Orkid reklamı görünce sus pus olup önümüze bakıp hiç bi’ şey yokmuş gibi yapan bir kuşaktan geliyoruz.

Hatta bir yakınımın evine oturmaya gitmiştik de bir sessizlik sırasında Orkid reklamı çıkmıştı da ev ahalisi nerelere bakacağını şaşırmıştı; o kadar yani…

Bu hamlenin devamının gelmesini dört gözle bekliyorum. Ankara’dan gelmesi de beni bir hayli sevindirdi. Çok sıkılmıştık, Ankara’dan gelen soslarla zenginleştirsen çekilmez, kabak tadı haberlerden.

Bence her anne kızının ilk regl kanaması şerefine  parti vermeli. Haa belki yapanlar vardır fakat bunu basına duyurma cesaretinin Ankara’dan gelmesi ayrı bir takdir konusu!!!

Ankaralı anne Şule Akdağ görme özürlüymüş. Ancak gönül gözü, yaşam gözü apaçık, burası besbelli…

Yorumlar

bitte tanken

Bitte Tanken diye Almanca bi’ laf öğrendim yeni arabam sayesinde. Tabi öğrenmemeyi tercih ederdim, zira “Lütfen benzin alınız” demeye geliyormuş. Ulan bu Bitte Tanken son zamanlarda zırt pırt iğrenç bir dıııttt sesi eşliğinde gösterge panelinde nal kadar yanıyor, gel de öğrenme. Ben o öfkeyle arabayı al servise götür “kardeşim ben Almanca falan öğrenme niyetlisi değilim, başlarım Bittesine de Tankenine de, bakın şuna nesi var çözün Allahaşkına” diye. Anladılar tabi halimden, bu tip Alman arabasının ilk şoku diye. Beni sakinleştirmeye çalışmalar “Yok sana öyle geliyor” şeklinde. Bense kendimi yerden yere atıyorum “Hayır olamaz” pardon orada işimi çözdüreceğim ya kendimce şirinlik yapıyorum “Nayır n’olamaz” filan diyorum. Israr kıyamet benden; sonunda pes edip “Tamam bir bakalım” onlardan…

O kadar eminler yani bir arıza çıkmayacağından. Bir o kadar da eminler arızanın bende olduğundan. Bekleme odasına attılar mı beni. İşe Alem dergisi okuyarak başladım. Mehmet Öz mevsimi geldi ya İstanbul’a, Alem dergisi -abartıyorsam Allah beni davul etsin üşenmedim saydım- tam 40 sayfa ayırmış Mehmet Öz One Man Show üzerine. Televizyonlarda kaçırıp pek bi’ üzüldüğüm şişe mantarı çiğneme show’unu da Alem sayesinde kare kare aşama aşama televizyondan izlermiş gibi olmadım mı? Hay bin kaşalot bi’ taraftan içten içe sevinmez miyim Bitte Tanken sayesinde oluyor bunlar. O gün servise gitmesem Bitte Tanken olmasa ben nereden göreceğim bu Mehmet Öz komedisini. Zaten kaçırdığıma hayıflanıp duruyorum. Züğürt tesellisi işte!

Kaçırdığıma yandığım şeyi yakalamanın sevinci içindeyken… Elime bir gazete aldım. Ve fakat son zamanlarda yurdum medyasının pompalamaya çalıştığı TSK bombardımanına da bakmakta yarar var. Öyle satır satır gazete okuduğumu falan düşünmeyin sakın, aman diyeyim beynimi o kadar peynir ekmekle yemedim.

Aynı gün besbelli ki TSK’yı Türk halkına şirin gösterme misyonunu en birinci biçimde üstlenen gazetemizin bir haberi beni hayretten hayrete sürükledi. Haberin başlığı: Caz sanatçısı Ötenel’i GATA ayağa kaldırdı. Haberin ilk cümlesi: Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) yaklaşık 5 ay önce kalbinden ameliyat olduktan sonra düzelemeyen caz sanatçısı Tuna Ötenel’i ayağa kaldırdı. Hoppalaaaa buyrun istediğiniz taraftan yakın. Ben mi anlamıyorum ne alakası var, nasıl bi’ bağlantı kurdunuz da olayı-GATA’yı aldınız getirdiniz TSK haberi diye paketlediniz? Ergenekon’u görmemekte direttiniz o kadarını anlıyoruz da bu kadarı anlama sınırlarımızı aşıyor artık. Çok pardon Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi’nde ayağa kaldırılan falancayı da “Rahmetli Vehbi Koç’un ruhu ayağa kaldırdı” mantığıyla sunmaz mısınız bu durumda? Yani hakikaten komik olmuyor mu bu çabalar? Sormadan olmaz ki…

Mehmet Öz komedisinin üstüne kaymaklı ekmek kadayıfı oldu bu haber de!

Haaa Bitte Tanken’e gelince: Alem dergisine ilaveten 2 gazete daha devirmek zorunda kaldım bekleme odası denilen yerde. Sonunda süklüm püklüm geldi servis adamım; bilmemne hortumu çıkmış da, yüzde 1 ihtimal olabilirmiş de, onu değiştirmek gerekiyormuş da…

Yahu Almanca’da öğrenip öğreneceğim tek şey 15-17′li yaşlarımızda geceleri sesini kısıp izlemek durumunda kaldığımız bazı Betamax -o zamanlar DVD falan yoktu tabi- kasetlerdeki sözler olacak diye dalgamı geçerken… Hayat bana Almanca bir şeyler daha öğretti. İyi mi?

Yorumlar

sinirli yazı…

Baştan belirteyim; bu yazı gerçekten sinirli yazılmış bi’ yazıdır. Bu yüzden istemeyen okumayabilir. Zira sinirlendim de durulamadım, şehir-kasaba değiştirdim, yine durulamadım hem de geçen cumadan beri.

Bu memlekette kimilerinin bazı kavramları insanlara yanlış belletmek gibi anlaşılamaz bir tavrı var. Bunun öncülerinden birisi  ”sol” kavramını Türkiye’de insanlara yanlış belleten CHP. Bildiğimiz faşizmi insanlara “sol” diye belletmeye çalışan ve şu dönemde yaşadığımız parametresel şaşkınlığın sebebi CHP. Şimdi CHP’ye neden bu kadar sinirlendiğimi anlayamayanlar olabilir. Zaten bu yazının konusu da asla CHP değil. Ama CHP’ye sinirim hiç bir zaman bitmeyecek o başka…

Sinirimin sebebine gelince son zamanlarda cümle alemin diline doladığı Sevan Nişanyan olayı. Olayı baştan anlatmama gerek yok herhalde; bilumum zevat konu üzerinde yeterince konuştu. Sevan da Müjde de gayet değerli iki dostumdur, aralarında geçen şey sadece ikisini ilgilendirmesi gerekirken -hem de şu gündem bolluğunda- yurdum medyası konuyu bir vazife manzumesi haline getirdi. Eksik olmasınlar ele alınmadık yanı kalmadı maşallah.

Jandarma da zafer çığlıkları atıyordur herhalde, bilemem ki… “Yaaa siz misiniz bize böyle yapan, biz de sizi böyle rezil ettik” babında.

Aslında buraya kadar da beni bağlayacak hiç bir şey yok. Ulan sen de konuyu nereden CHP’ye bağladın, kavramları yanlış belletmeyle ne alakası var derseniz cevabı hemen vereyim: Kendini feminist göstermek çabasındaki şabalaklarla benim bütün derdim ve sinirim. Neymiş efendim: Sevan Müjde’ye bok attı diye gazeteden atılmalıymış ve hatta üniversitede de ders vermemeliymiş!!! Bak bak bak…

Öncelikle Allah akıl ve fikir ihsan eylesin diyelim ve sonra başlayalım: Şimdi bu durumda hayata sağlıklı bakan her birey “Yaa bunun bu konuyla ne ilgisi var” diye sormayacak mıdır? Bu çarpık-zavallı-kendini feminist göstermeye çalışan bakış açısına göre, falanca yazar karısını aldatıyor diye yazarlık yapmamalıdır. Falanca yönetici sevgilisini dövdü diye işinden atılmalıdır. Bir insan nasıl olur da bu kadar saçma bakabilir hayata. Hadi insan böyle bakabilir beni de zerre kadar ırgalamaz, fakat bu düşünce çarpıklığı nasıl “feminizm” diye sunulabilir? Feminizmi “ne kadar manasız-gereksiz” diye tanımlamaya çalışıp aşağılayan saçma sapan adamların eline nasıl böyle bir fırsat verilebilir?

Hiç kimsenin feminizmi  bu şekilde bir “düşünce fukaralığı” gibi göstermeye hakkı yoktur. Tıpkı CHP’nin bildiğimiz faşizmi Türk halkına solculuk ayaklarında anlatma hakkının olmaması gibi.

Anlaşılıyor değil mi CHP konusu ile nereden bağlantı kurulduğu… Dedim ya sinirlendim de durulamadım…

Yorumlar

isimden karakter tahlili…

Bazı isimleri duyduğunuz anda ”kodu mu oturtur” türünden bir etki yaratır insan üzerinde. Bu da doğuştan ekstra bir artı, bir karizma kazandırır insana. Mesela harbiden tumturaklı bir isim Dengir Mir Mehmet Fırat. Ve hatta bugüne kadar Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en tumturaklı politikacı ismi desem… Bilemem.

Böyle bi’ isim daha var benim hayatımda: Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzales İnarritu… Vay be ne isim ama.. Tekerleme gibi geliyor. Yani adamın ismi o kadar etkileyici ki dandik film yapsa bile isimden yırtar. Kaldı ki bugüne kadar dandik film falan yapmadı. Babil’i boşverin, Amores Perros’u seyredin yeter!

Dedim ya isim çok önemli… Mesela Şermin Topçu ismi bu anlamda insanın aklında zerre kadar yer edemez. Öylesine sıradan işte! Kendime yeni ön isim yapsam Azize Şermin Topçu, Adviye Şermin Topçu falan… Bu da kesmez ki…

Ama bu demek değil ki Dengir Mir Mehmet Fırat -ama yazması da çok zor, tashih çıkıyor devamlı- açtığı son tartışmada ciddiye alınmayacak şeyler söylemiştir. “Bütün devrimler travma yaratır” Şimdi bunun neresi yanlıştır? Travma yaratmayan devrim zaten devrim olarak düşünülemez ki. Ve bunun neresi olumsuzdur? Üzerinde konuşulması gereken nokta tamamen burasıdır. Atatürk devrimleri travma yaratmamış olsaydı adı devrim olur muydu zaten? Bir takım yapıları bozacaktı, yıkacaktı ki öyle ancak… Travma yaşamadan bir gecede alfabe nasıl değiştirilebilirdi?

Bu sözleri olumsuz, yanlış ve “eyvah” tonunda göstermeye çalışanların üzerinde derin düşünmesi gereken noktalar var. Fakat, tam da ortalığı bu yönde birbirine katıp “Hah işte şimdi bizim endişelerimizi teyid ediyor” demeye çalışan dar ve küçük bakışlı güruh için çok da başarılı bir malzeme vermiştir Dengir Mir Mehmet Fırat -olmadı yine yazım hatası yaptım-. Dedim ya isminden tescilli…

Şimdi bütün hafta boyunca bu konuyu çekiştirip duracak bilumum ulusalcı, çeteci esnafı, CHP’li, MHP’li, SHP’li, darbeciler falan filan. Tabi bir de patronuna yaranma derdine düşen köşeciler. “Ay bu kadar da olmaz ki” diye başlayacaklar.

Başlık mı: Aslında daha şeker olan esprisi “İdrardan karakter tahlili…” Ama o başka…

Yorumlar (1)

tartışma ever and forever: promosyon gezileri…

Hani ısıtıp ısıtıp gün gelince okurun önüne koyarsınız fakat buna rağmen güncelliğini yitirmeyen konular vardır. Elbette Türkiye gündeminde siyaset konuları tamamen böyledir. Ancak siyaset dışı konulardan birisi de zaman zaman hortlayan promosyon gezileri meselesidir. Yok efendim gazeteci buna katılmalı mıdır, katılmamalı mıdır, etik midir, değil midir?

Zaten yurdum medyasının Kemal Derviş gazlamasının altında fena halde ezilip kalacağız derken… Kemal Derviş de dönmedi mi bi’ nevi Hasan Mutlucan’a… Hasan Mutlucan darbe geyiğinin baş aktörüdür (komik tabi). Eyvah geliyor, demek ki kriz geliyor diye felaket tellallığı yapmak için dirhem fırsatı değerlendirip bombardıman yapan medyamızın yeni pelesenki Kemal Derviş olacaktı. Heyhat kendisi Deniz Baykal’a bağlılığını bildirmiş acil yoldan. Neden Deniz Baykal -hem de Deniz diye hitap etmiş, medya için müthiş seksi malzeme- artık o kadarı beni aşar. İstenen etki yaratılamamıştır bu kadarını söylesem yeter mi?

Geçenlerde Mutlu Tönbekici yazdı promosyon gezisi meselesini. -Kendisi gayet iyi arkadaşım olur, yüzüne de söyledim yazısının bir kısmına katılmadığımı… Bu yüzden çekiştirmeye falan girmez, kimse ellerini ovuşturmasın- Fakat bu da benim lüksüm biraz geç kaldım yazmakta, neyse… Dedim ya promosyon gezileri konusu güncelliğini asla yitirmeyecek bu ülkede. On yıl önce de gündemdeydi, emin olun on yıl sonra da gündemde olacak. Ancak medyadaki pek çok abinin -ablalar pek sevilmez biliyorsunuz-işine gelmediği için Mutlu’nun açmaya çalıştığı bu tartışma  davulcu osuruğuna gitti deyim yerindeyse. Hep böyle olur, birileri basın gezisi konusunu açmaya çalışır, sonra da unutulur gider.

Hangi kısmına katılmıyorum Mutlu’nun yazısının, ona bi’ bakalım: “Kimse korkudan markalar üzerine birşey yazamaz hale geldi.” Doğru kimse yazmıyor, yazamıyor. Ama gerçekten nedenine bakmakta yarar var. Öncelikle reklam, pazarlama ve dolayısıyla marka denilen konu medyadaki en hassas konudur. Ve evet konu üzerinde uzmanlığı ve yeterli deneyimi olmayan yazarlar bu konularda asla yazmamalıdır.

Ha şimdi diyeceksiniz ki ve Mutlu da diyecektir ki “Uzmanlığı olanlar yazdı da ne oldu?” Gerçekten zurnanın zırt dediği yer de tam burası. Uzmanlığı olan ve bir yazarlık kategorisinin Türk basınından kalkmasının sebebi de bu işte. Uzman yazarlar zaman içinde başka yollara saptılar, beşbin kere söyledim ve söyleyeceğim, kendi danışmanlık yaptığı markaları yazmaya başladılar, danışmanlığını kapmaya çalıştığı markaları tehditvari yazdılar.

Çözülme ve bozulma böyle başladı. Kendi kuyularını kazdılar ne yazık ki. Yazık olmadı mı evet oldu… Zira işin içine kişisel çıkarlar karıştırılan her türlü yazı-yazarlık yok olmaya mahkumdur ve zaman bu konuda haklı çıkardı müdahale eden markaları. Yoksa bu anlamda işini adam gibi yapana kimse dokunmayacaktı-dokunamayacaktı. Haksız mıyım? Şimdi de sağda solda “Markaların ayağına bastığımız için bize bu işlerden el çektirdiler” diye ağlama lobisi yaratıp mağduru oynamaya çalışıyorlar. Tamam markaların ayağına bastın ama nasıl ve ne sebeple bastın? Sen bugün köşende X markasının iletişimi zayıf diye yaz, ertesi gün X markasının PR’ını alabilmek için kendi şirketinin tanıtım görüşmesine git.

İşte böyle Mutlu, bu yüzden işin çivisi çıktı. Sütten ağzı yanan medya da yoğurtu üfleyerek yemek yerine hepten yememeyi tercih etti.

Reklam sektörünün Kristal Elma haftasına girmeyi idrak ettiği şu zamanlarda bir kez daha düşünülmeli bu konu. Kristal Elma izlenimlerinde buluşuruz…

Yorumlar

being tuncay özkan…

Bilemem zordur herhalde…

Tam da TTNet’in Ana Sponsor reklamını yazayım diye içimden geçerken… Bişi söyleyeyim; bu toprakların gündem tanrısı adeta bir fabrika sayacı gibi fırr dönüyor. Allah sizi inandırsın… Devasa bir fabrika getirin gözünüzün önüne: Bütün lambalar en yüksek mumdan hepsi açık, bütün musluklar sonuna kadar haldır güldür akıyor, doğalgaz Allah ne verdiyse açık… Bu fabrikanın sayaçlarını düşünün ya da düşünmeyin. İnsanı tepe sersemi eden biçimde fır fırr dönüyor. İşte Türkiye’nin gündemi de böyle bişi. Konu bir önceki konuyu unutturuyor, gündem an be an değişiyor. Neyse Ana Sponsor filmi hala gündemde, yazacağım merak etmeyin. Onun yeri başka, yemek sonrası tatlının yeri gibi bi’ nevi.

Başlığa dönelim, ben de sizleri tepe sersemi etmeyeyim! Başlığı olağanüstü başyapıt Being John Malkovich’den çaldım tabi. (Gel de çalma!)

Gazeteci görünümlü şahin Tuncay Özkan gündem tanrısını sevindirmekten geri kalmadı yine. Hoş ne zaman geri kalmıştı o ayrı bi’ tartışma konusu. Filmi bilen bilir, -bilmeyen de bi’ zahmet seyretsin bu blogu takip edenlere bilmemek yakışmaz-  7 buçukuncu katta sıkışıp kalan kuklacı olayı koparmış gitmiştir. John Malkovich’in içine, beynine olağanüstü yolculuklar yapılır. İzleyeni de koparır gider bu film, öyle bişi işte…

Tuncay Özkan’ın düştüğü hal de tövbe ayıplanacak bir durum değil ama nasıl anlatsam neresinden başlasam gibi bir perişanlık öyküsü. Son olarak da çıktığı bir televizyon programında ağzından çıkanı kulağı duyamamış, sanki bir beyin ishali halinde kendini kaybetmiş. Olabilir, insanlık halidir, normaller şaşabilir. İnsani parametreler kaybolabilir. Bildiğiniz, tanıdığınız yaşamsal varsayımlar bir anda değerini yitirebilir, kendi varsayımlarınızı yaratmaya başlayabilirsiniz. Ne biliyim, hani sigara almaya bakkala gidersiniz geri dönmezsiniz. Tüm bunlar insana mahsus durumlardır ve her an herkesin başına gelebilir. Sonuç???

Bu yüzden Tuncay Özkan’ın geldiği son hallerde yadırganacak, garipsenecek, ayıplanacak herhangi bi’ durum falan yok. Ekran başına geçip de vahvahlanacak bir vahamet de bulunmuyor. Bunun çaresi de vardır, bilemem ilacı da illa ki vardır. Kişinin kendine biraz zaman ayırması yeterli olur sanırım.

Tuncay Özkan’ın geldiği son durum beni hiç bağlamıyor aslında… En fazla kendisini bağlamalıdır, o da kendisinin derdi. Amma velakin parti kurmaya kalkışması, hele ki KKTC tutacağı -el yakmasın diye kullanılır- Mümtaz Soysal’dan devren satılık partiyi alıp parti liderliğine soyunması da bağlamamalı aslında. Nasıl derler: Ateş olsan… Fakat ne acıdır bu oluşuma destek vermek için can atan, kendini meydanlara canhıraş biçimde atan bir kesim var ki; işte bu noktada bağlıyor.

Memleketin çaresizliğine, düştüğü duruma vah ki vah eyvah ki eyvah!

Yorumlar

mahalle mektebi…

Ben Afyon Lisesi mezunuyum. İsmi pek bi’ cafcaflı liselerden (Robert, Galatasaray vs.) mezun olan dostlarımın yanında “mahalle mektebi mezunuyum” deyip alay geçerim. Aman diyeyim küçümsemeyin; o Afyon Lisesi ki üstüste iki cumhurbaşkanı çıkarmış bir okuldur:-) Ortalamaya vurursanız üstüste iki cumhurbaşkanı çıkaran başka lise yoktur dünya üzerinde… Ama beyaz Türkler arasında mahalle mektebi olarak görülebilir, doğaldır.

Bu arada 86 mezunları geçen hafta Afyon’da toplandı, hayat dağdağasından kafamı kaldırıp gidemedim Afyon’a, hala içim acıyor. Muhteşem bir gece olmuş, hemen haberlerini aldım. Yalnız efsanevi matematik öğretmenimiz Cabbar (takma ad tabi ki) için kadeh kaldırılmamış, ona kızdım. Eksik olmasın Samiye Hancıoğlu -ki kendisi eski Afyon Belediye Başkanı’nın kızıdır, Samiye’den de hızla bu yönde politik bir hamle beklemekteyim- toparlıyor 86 mezunlarını, babalarımız da oradan mezundur. Bu bilgi, mahalle kavramına giriş için gereksizdi ama canım istedi yazdım.  Can da benim, blog da benim, dolayısıyla keyif de benim…

Ben bayılırım mahalle kelimesine. Şerif Mardin’in ortaya attığı “mahalle baskısı” kavramını da işine geldiği gibi yorumlayan şapşallardan çok rahatsız olmuştum. Tam da Afyon Lisesi, mahalle, mahalle mektebi konusunda nasıl yazsam derken Şerif Mardin konuya açıklık getirmek istemiş. Mardin, mahallenin sosyal bir süreç olduğunu, Osmanlı’da mahallenin gerçek bir birim olduğunu, mahallenin bütün birimlerinin bir sektör haline geldiğini anlatmış. Bu, Türk toplumu özelinde kesinlikle tartışılmaz bir gerçek. Mardin’in üstüne basa basa tekrarladığı iyi, doğru ve güzel kavramları işte burada yatar. Cumhuriyet’in bu kavramları üstünkörü geçtiğini, derine inemediğini söylemiş.

Mahalle ile ilgili genel kültürümüzde negatif çağrı yaratan tek laf mahalle karısı tanımlamasıdır. Ki bu da kendi içinde ayrı bir güzelliktir bence. Etrafımızdaki seviyesiz, ikiyüzlü, dedikodu taciri bi’ dolu herife bakınca mahalle karısı diye aşağıladığımız tiplemenin ellerini öpesiniz geliverir bazen! Ne demek istediğim anlaşılıyor sanırım… (sivrisinek-saz-davul-zurna dörtlemesi desem yeterli olur mu acep?)

Mardin bir endişesini daha dile getirmiş: Laikliği tartışmaktan korkuyoruz. Biz ne yazık ki pek çok kavramı tartışmaktan korkan bir millet olduğumuz için laiklik asla tartışılamayan konular arasında en göze çarpan mesele. Fakat bugüne kadar tartışılmamış olması bundan sonra tartışılamayacağı anlamına gelmesin. Düşünen, aklı fikri olan her bireyin oturup tartışması ve Şerif Mardin’in anlattığı yönde değerlendirmesi gereken bir konu. Ve bu süreç geri dönülemez biçimde başlamıştır. Bundan kimsenin gocunup rahatsız olmaması gerekiyor. İyi, güzel ve doğru denilen şeyler tartışılarak bulunur. Cumhuriyet’in eksik yanları konuşarak, görüşler ortaya konarak çözülür. Şimdi bir yığın tartışma özürlü dangalak ortaya çıkacak ve Şerif Mardin’i “vatan hainliği” ile suçlayacak. Kemalist darbeler gelsin diye dört gözle bekleyerek sorunların çözümü ancak ertelenebilir. Başka da bi’ halt olmaz!

Bu yüzden süreç gayet olumlu yönde başlamıştır, bundan da muasır medeniyet -çok itici bir laf ama neyse- denilen şeyden nasibini almak isteyen herkesin mutluluk duyması gerekir. Bunu da geçelim insan gibi yaşamak isteyen herkes buradan kendine pay çıkarıp, takkeyi önüne koyup derinlemesine düşünmelidir.

Afyon Lisesi yani benim “mahalle mektebi” diye matrağını yaptığım okulum 1894′te kurulmuştur. II. Abdülhamid tarafından yaptırılmıştır. Eski adı da Mekteb-i İdadi-i Mülki’dir…

Yorumlar

hubbell dersem çık!

carriemrbig.jpgGeçenlerde bişi yaptım -insanın zaman zaman yaptığı manasız eylemlerden birisi deyip geçebilirsiniz- İstinyepark Beymen’de marka ayakkabılar bölümünde hemen her ayakkabının karşısına geçip 3′er dakika falan baktım. Tam da Dolce&Gabbana’nın saks mavisi muhteşem stilettosuna kasap kedisi gibi bakarken nazik satış danışmanı “Ne içersiniz” gibi manidar soruyu patlattı. Cevap besbelli: “Bir bardak soğuk su!” Zamanlama bu kadar mı olur; soğuk suyumu yudumlayıp tablo seyreder gibi ayakkabılara bel bel bakarken fonda eskilerden tanıdık bir müzik başlamasın mı? Sex and the City’nin jenerik müziği. Tatamm. Yıllardır aradığım ruh ikizim -bu da ne demekse çok bayıcı bi’ laf- İstinyepark Beymen’in DJ’i miydi acaba? Tabi bende bu şans varken DJ kadın çıkmazsa iyidir. Tekrar Dolce&Gabbana saks mavisi ayakkabımın önünde dikilirken Sex and The City’nin muhtemelen en komik bölümü geçti aklımdan: Carrie Bradshaw bir çıtırla yaptığı one night stand sonrası depresyonunu atmak için Dolce&Gabbana’ya gider, bir ayakkabı satın alır. Fakat tam ödeme esnasında kredi kartı yetersiz bakiye verir! Carrie’de surat düşmüştür tam o sırada “Darrrrling” diyen -bir ses tonu bu kadar mı civelek olur- eski bir arkadaşıyla karşılaşır. Eski arkadaşı Carrie’ye “little tiny penis” sahibi Carlo’yu anlatır, Carlo’nun kredi kartından şak diye ödeyerek Dolce&Gabbana ayakkabıyı hediye eder. Arkadaşı muhteşem bir hooker’dır. Tabi benim için böyle bir durum olamayacağına göre bir bardak soğuk suyumu devirdikten sonra hemen mağazadan uzadım.

Fazla değil 10 gün sonra Sex and The City fırtınası tekrar başlayacak. Aslında Amerika’da başladı bile. Benim içimde yer eden Dolce&Gabbana stiletto meselesi bir yana filmde pazarlama iletişimcileri açısından incelenmeye değer pek çok sponsor ve olay var. Önce filmin ana sponsorlarına bakalım: Mercedes Benz, Skyy Vodka, VitaminWater, Bag Borrow or Steal ve tabi ki Sarah Jessica Parker imzalı parfüm Lovely… Filmde gerçek ismi açıklanacak olan Mr. Big’le Carrie’nin düğün arabası S Class bir Mercedes Benz olacakmış. Mercedes markası açısından son derece gençleştirici, markayı dinamikleştircek bir hamle. Zira Mercedes Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada kalantor, biraz yaşlıca, ensesi kalın otomobili olarak algılanıyor. Bu tarz bir filmde bu markanın görünmesi algılanan Mercedes Benz imajını epeyce olumlu yönde değiştirecek. Ayrıca film sponsorluğu konusunda diğer otomobil markalarına göre mesafeli kalmayı tercih eden Mercedes açısından bu bir devrim.

skyy.jpgSkyy Vodka: Sex and The City sponsorluğu, Skyy Vodka’nın Absolut markasına en büyük vuruşu oldu. Bu kadar yerleşik bir marka varken yapılabilecek en akıllı şeydi. Şu anda New York’ta hemen her tarafta Sex and the City kıyameti koparken Skyy Vodka akıllardaki konumlandırmasını hızla geliştiriyor. Bu yaz Türkiye’de de favori vodka olacağı kesin, Türkiye’de lanse edildiğinden bu yana Absolut’un gölgesinden kurtulamadı. Önce filmde görelim nasıl bir sponsorluk, sonra konuşacağız zaten…

VitaminWater: İşte bu gerçekten müthiş bir marka. Öncelikle Sex and The City filmi için şu anda Amerika’da TV’lerde dönen reklam filmiyle dikkat çekiyor. VitaminWater Pazarlama Direktörü Erik Berniker VitaminWater’ı filmin pek çok sahnesinde görebileceğimizi söylüyor. Ayrıca filme özel daha sonra açıklanacak bir limited edition versiyon da piyasaya sunulacakmış. Bu arada marka 18 atlete sponsorluk yapıyor, komiktir ki yalnızca 1 tanesi kadın… Bakalım şehirli-modern(!) kadın ne kadar ilgi gösterecek VitaminWater’a. Zira Türkiye’de yok, ama eminim siparişler patlayacak.   Göreceğiz…

Bag Borrow or Steal: İşte en muhteşem marka. Ulan böyle bir marka yok tabi diye bakınırken amanın o da ne? Buradan marka çanta kiralıyorsunuz hem de haftalık ya da aylık! Mesela bir haftalık bir Chanel çanta kiralıyorsunuz, karizma tavan yapmış, hafta boyunca kon-lunuza takıp dosta düşmana gösteriyorsunuz! Çok ama çok zekice bir iş, üşenmeyin girin web sitesine gezin! Sitenin hit rakamları tavan yapıyormuş Sex and The City sponsorluğu ile birlikte. Kapasitem yetse Türkiye’de böyle bir iş yaparım valla. Filmde Carrie’nin çantalarını göreyim bunu da konuşacağız! www.bagborroworsteal.com

Ve son olarak NYC premier sponsoru Bacardi Silver Mojito: Ağırlıklı olarak bayan içkisi olarak bilinen bacardi mojito biraz eskimişti. Filmle birlikte bacardi mango versiyonu da piyasaya çıkacak. Görünen o ki bu yaz yine bacardi mojito yazı olacak. Ürünün marka direktörü John Steinhubl bu sponsorluğun bacardi mojitonun yüksek bilinirliğini katlayacağını söylüyor. Her ne kadar Mr. Big’in geleneksel içkisi Cutty Sark, Charlotte’ın içkisi Campari Cocktail olsa da…

Son söz olarak filmi izleyene kadar “hubbell” diyorum. Buyıır diyenlere de boşverin diyorum…

Yorumlar

Project-Id-Version: WordPress 2.1.3 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2007-04-03 17:04+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Plural-Forms: nplurals=1; plural=0; « Previous entries