Archive for hayattan

en yaman rakip, en tatlı dost

Dünyanın çözülmesi en zor ilişki denklemlerinden birisi de anne - kız ilişkisidir. Çook uzun zaman önce Nokta’nın Nokta olduğu yıllarda derginin meşhur kapaklarından birisi konuyu şöyle özetlemişti: En Yaman Rakip, En Tatlı Dost. Kapakta kimler vardı hatırlamıyorum ama geçinemeyen (iyi geçinen anne - kız var mı bilemem varsa da benim tipim değildir o kızlar) anne - kızlar gülünesi hikayelerini anlatmışlardı. İçinde hala kahkahayla hatırladıklarım var.

Bunlardan birisi de Müjde Ar ve Aysel Gürel anne - kız ikilisiydi. Müjde Ar “Annem deli Aysel’le hiç anlaşamayız. Birlikte olmamızın üstünden 15 gün geçtikten sonra birbirimizi nasıl bıçaklasak diye düşünmeye başlarız” demişti. Eh benim de annemle gül gibi geçindiğim söylenemez, tahmin edeceğiniz gibi. Bir büyük kavgamızdan sonra annem, Müjde Ar’ın bu lafını söylemişti de gülmekten yerlere yatmıştık. Müjde Ar adeta bizi anlatmıştı.

Geçen akşam NTV’de şu ana kadar hiç bir bölümünü kaçırmadığım Söz ve Müzik belgeselinin Aysel’e ayrılan özel bölümünü seyrettim. Şimdi Söz ve Müzik belgeseli deyip geçemem. Belgeselin yayınlandığı sekiz hafta boyunca fena halde başını ağrıttığım dostum ve programın yapımcılarından Suat Kavukluoğlu’nun da adına anmadan geçemem. Her hafta “Söz ve Müzik bu hafta saat kaçta yayınlanacak?” sorusundan fenalık geçiren Suat, her programdan sonra gecenin bir saatinde arayıp ”Konuşması kolay” eleştirilerime maruz kalan Suat, ”Bir hafta da şu sanatçılar çıksa ne iyi olur” ukalalıklarımdan daralan Suat…

Ama kimleri kimleri hatırlatmadı ki bu belgesel bizlere. Tanju Okan - Fikret Şeneş, Selçuk Ural, Gökben, Çigdem Talu - Melih Kibar - Erol Evgin üçlüsü, çocukluğumun unutulmaz şarkıcısı Ersan Erdura ve daha niceleri. 8 hafta boyunca süren birinci sezon bölümlerinde Türk Hafif Müziği’nin söz ve müzik buluşmalarını izledik. Tabii şarkıyı icra edenlerin ismi her zaman bir adım önde olduğu için aklımda bu isimler kalmış. Yoksa NTV’de hava durumu tahminlerini keyifle izlediğim Gökhan Abur’un da bir zamanlar şarkıcı olduğunu bu program sayesinde öğrendim.

İki paragraf öncesine dönecek olursam; geçen akşam Aysel Gürel için hazırlanan program belki de sekiz bölüm içinde en etkileyici olanıydı. Müjde Ar annesiyle olan ilişkisini o kadar derinden ve o kadar duygulu anlattı ki… Aysel Gürel gibi bir kadının kızı olmak elbette muhteşem bir ayrıcalık olmalı. Fakat bir o kadar da zor olmalı. Böylesine sıradışı bir annenin kızı olmak kimbilir ne kadar anlatılmaz bir duygudur. Söz yazarlığını yaptığı şarkıların sadece ufak bir kısmını dinledikten sonra program bitti, alışıldığı üzere hoooop telefona sarıldım, Suat’ı aradım.

Benden az önce de Müjde Ar aramış, tebrik etmiş. Suat, Aysel Gürel’in bambaşka bir yönünü anlattı. Meğerse Aysel, o bayıldığımız deli Aysel aynı zamanda müthiş bir şairmiş. Nerdeyse tam 15 dev klasör dolusu, arkalı önlü kağıtlara yazılmış şiirlerinden bahsetti. O ana kadar çok şarkıya söz yazmış bu tatlı kadının aslında müthiş üretken bir şair olduğu hiç aklıma gelmemişti. Öyle ki gazetelerin üzerindeki ilanların bile üstüne şiirlerini yazmış. Öldüğü zaman evinin her yerinde kırık kırtık kağıtlara yazdığı şiirler bulunmuş. Ve bu şiirlerin tümü klasörler halinde Müjde Ar’da duruyormuş. Tek dileğim bu şiirlerin bir gün yayımlanması. Gizlide kalmaması, Salinger gibi kasalarda saklanıp durmaması. Erkekler dünyasında yok sayılan, varlığı kabul edilmeyen kadın şairlerin anısına… Hiç değilse…

Yorumlar

erkekler konuşur mu?

40′ında 40 kadın projesiyle büyük gürültü koparan Tuluhan, yine rahat duramadı. Bu sefer 50 yaşına gelen 50 erkekle görüşecek; kitabını, fotoğraf sergisini ve belgesel filmini yapacak.

Kadın için yaş dönümü olarak görülen 40 erkek sözkonusu olunca 50′ye çıkıveriyor. Neden erkekte yaş dönümü 50′dir peki? Ya da öyle olduğu düşünülür? Bu kısmını ben hiç bilmem anlamam da açıkçası. Tüm bu kalıpların da toplum tarafından belirlendiğini ve aynı şekilde topluma benimsetilmeye çalışıldığını düşünüp fazla da ciddiye almam. Ancak şu var ki sonunda 0 bulunan yaşlar her zaman dönüm noktası olarak düşünülmüştür. Neyse konu bi değil…

Bence konu erkekler ve erkeklerin konuşmasına dair taşıdığımız endişeler. Zira gayet iyi bildiğimiz üzere kadınlar konuşur. 40 yaş kadınlarında da gördük; her meslekten her kesimden 40 kadın yüreklerini açtılar. Herhangi bir kompleks duymadan, imtina etmeden, yaşadıklarından utanmadan, maskesiz ve makyajsız… Ve hatta fotoşopsuz:-)

40′ında 40 Kadın projesinin de başarısı tartışmasız bu yüzdendi. Bu arada 40′ında 40 Kadın belgeseli özel davetle İran’a gidiyor. Tuluhan Tekelioğlu, Tahran’da Verite Uluslararası Belgesel Film Festivalinde filmi bizzat sunacak. Bu arada ülkemizden kadın yazarların bu projeye kayıtsız kalması benim anlayış sınırlarımın biraz dışına taşıyor, ne yalan söyleyeyim.

50 erkek konuşur mu acaba? Benim endişem burada başlıyor. Zira bizler bu toplumda kadının sırtındaki yükün ne kadar ağır olduğunu söyleyip duruyoruz. Kesinlikle de böyle. Ancak diğer taraftan baktığımızda erkeğin sırtındaki yük de azımsanacak gibi değil. Öncelikle erkekten güçlü olması bekleniyor. Oysa ki erkekler özünde kadın kadar güçlü değiller. Bu beklentinin her zaman altında kaldıklarının da farkındalar. Hele ki yaş ilerleyince asıl problemler başlıyor. Konuşamaz oluyorlar, içlerini açamıyorlar. Bir kısmı hayata küsmeye başlıyor -hepsi değil tabii ama çok büyük bir kısmı-. Konuşamayan bir erkek 50 yaşı nasıl anlatır, ben şahsen merak ediyorum. Hele bir de devreye iktidar meselesi giriyor ki herhalde erkeğin yaşadığı - yaşayacağı gerçek acı bu olsa gerek.

Bu yüzden 50’sinde 50 erkek projesini kadın projesinden çok daha fazla heyecanla bekliyorum. Tuluhan’ın röportaj sanatını bu erkekleri konuşturmak konusunda çok iyi kullanacağına eminim. Röportaj yapılacak erkeklerin listesi de ilginç; Can Dündar, Ferzan Özpetek, Ahmet Ümit gibi isimler bakalım neler anlatacaklar 50 yaş hakkında.

Ben ayrıca bu projenin 50 yaşında olan pek çok markaya yakışacağını da düşünüyorum. Sergisiyle, belgeseliyle, kitabıyla, katılacağı festivallerle markaya çok büyük katkı sağlayacağına eminim. Örnek; 40′ında 40 Kadın projesine sponsor olan marka (malum marka adı anmıyoruz, kimse yanlış anlamasın) ayırdığı bütçenin kat ve kat fazlasını markasına kazandırdı. Müthiş isabetli bir sponsorluk verilmiş oldu. Bu yüzden 50’sinde 50 Erkek projesi konusunu 50 yaşına basan markaların dikkatine sunuyorum.

Yorumlar

bir ali taran vardır ali taran’da ali taran’dan içerü

1990′ların sonu, 2000′lerin başı idi…

Ali Taran’ın altın çağları idi… (google yapmak çıkalı beri yazarların işi kolaylaştı, eskiden olsa uzun uzadıya anlatmak gerekirdi kimdir, nedir diye. Gerçi Ali Taran’a sorsanız kendisini tanımayan yoktur ya. Efendim google yapınız, üşenmeyiniz.)

Allah için çok ama çooook yaratıcıydı…

Müşteri ayartmak pardon kapmak konusundaki hünerleri dillere destandı. Bkz. Mediacat Yayınlarından çıkan Hayatımız Reklam’da Nazar Büyüm’ün açıklamaları…

Dillere pelesenk olan pek çok reklam sloganı, onun elinden çıkardı. En başta: Ağzı olan konuşuyo…

Sonra gün oldu devran döndü, nasıl olduysa kimseler anlamadı, Cem Uzan’ın reklamcısı oluverdi. Rivayet muhtelif, dalalet tek kale…

Bir ilkesi vardı, medyaya konuşmazdı. Konuşmamak hafif kalır, fotoğrafını dahi gören yoktu. Ali Taran ne yaşar ne yaşamaz, bilinmezdi. Kaçan kovalanır misali isminin etrafında üretilen efsanelerin haddi hesabı yoktu. Zırva - tevil ikileminde döner dolaşırdı hakkındaki laflar. Yok efendim Cem Uzan kendisine “Senin kaç topuğun var” diye sormuş da, yok efendim Türk halkının nabzını maçlarda tutarmış da falan filan.

Kerameti kendinden azameti hışmından denilip geçilirdi her konuşmayan adam hakkında düşünüldüğü gibi…

Cem Uzan’ın getirdiği bereketsizlik mi bilinmez ama bir anda şemsiye tersine döndü. Reklamları vasatlaştı, işleri bozuldu. Bu ülke için seve seve zavallığına kadar düştü sloganlarının kalitesi. Ses düğmesi kısılır gibi kalite düştü, düştü…

Sonra Cem Uzan bozgunu yaşandı.

Tam da bu döneme denk gelir Ali Taran’ın dizgini boşalmış at misali medyaya konuşmaya başlaması.

Nasıl oldu bilinmez, neden Dubai seçildi hepten bilinmez ancak o unutulmaz deli saraylı kıyafetiyle Ayşe Arman’a verdiği röportajla başladı herşey. Sonra da ardı arkası kesilmedi.

Anlaşıldı ki kof imiş isminin etrafında bu kadar efsane dönen Ali Taran. Herhangi bir magazin figüründen bi’ dirhem üstün düşüncesi olmayan Ali Taran neden bu kadar uzun zaman medyadan kaçmıştı, kimse bir anlam veremedi.

2006 Marka Konferansı’nın yıldız konuşmacısı diye takdim edildi, ayıptır söylemesi sokaktan birisini çevirip sahmeye ittiriverseniz belki daha etkileyici olurdu. En azından doğaçlama diye ilgi toplardı. Yani bu kadar mı hazırlıksız olunur, konferansa gelenler bu kadar mı önemsenmez, dinleyiciye bu kadar mı azap yaşatılır?  Ceketinin Vakko’dan alındığı mı anlatılır dinleyiciye konferans konuşmacısı olarak…

Son zamanlarda böyyük medyamızın fenafillah mertebesi olan jüri üyeciliği oynuyor Ali Taran.

Düttürük bir film olduğu her halinden belli olan No Ofsayt için önüne gelen gazete ilavesine röportaj veriyor. Daha nerelere konuşacak bilemeyiz.

Bir de Deniz Seki’nin menajerliği hevesi var ki sonucunu benim söylememe gerek yok sanırım.

Yani medyaya Allah ne verdiyse konuşmanın bir fayda getirmeyeceğini Ali Taran’a anlatmak bana mı kaldı yahu? Nerde görülmüş medyaya konuşarak filme gişe yaptırıldığı?

Örnek olarak Nefes filmini hatırlatayım, belki işe yarar Levent Semerci örneği…

Netice itibarıyle bir garip Türkiye’mizde Ali Taran kendini sergiliyor. Konuşmadığı zaman yarattığı reklamlarda “bir bilen” bellemiştik, bir konuşmaya başladı “bilmeyen” olduğu anlaşıldı.

Türk medyası Ali Taran’ı da “Konuşursan böyyük adam olursun”a inandırdı yaa.

Yanarım yanarım ona yanarım.

Yorumlar

deterjanla yıkanan kaldırımlar…

Gazeteci arkadaşım Burçak Güven, Kurban Bayramı arifesinde Teşvikiye Osman Seden Sokakta düştü ve ayak bileğini kırdı.

“Eeee ne var bunda, gayet normal, burası Türkiye üstüne üstlük İstanbul, herkesin başına gelebilir” dediğinizi buradan duyuyorum. (Tabii epeydir yazmıyorum, idare-i maslahatçı köşe ağbileri gibi gün doldurmak için yazdığımı düşünebilirsiniz. Her gün siyaset köşesi yazmaları sebebiyle sıraya dizerler, bugün Bahçeli, yarın Baykal, öbür gün de Başbakan’ı malzeme yaparlar, günün yükselenine göre, kendi ufak hesaplarınca her birine takdir ya da tekdir yazısı yazarlar.)

Küp dolsun derdiyle köşe doldurmak gibi bir adetim yok şükür. Onu yeterince yapan var zaten bu ülkede. İçten içe de Başbakan’ın köşe yazarları konusundaki düşüncesine destek veriyor diye düşünüyorsanız ziyan yok, düşününüz efendim. Başbakan’a zerre kadar katılmıyorum o başka.

Dönecek olursam Burçak’ın düşüp ayak bileğini kırma meselesine… İnsan hali düşersiniz bir tarafınızı kırabilirsiniz. Gayet normal. Amma velakin Teşvikiye’nin en civcivli saatinde İSKİ’nin deterjanlı suyla yıkadığı kaldırımda yürürken düşerseniz anormallik burada başlıyor. İSKİ’miz sağolsun, herhangi bir uyarıya falan gerek görmeden insanların yürüme saatinde kaldırıma aracını yanaştırmış, deterjanlı suyla haşır huşur kaldırım yıkatıyor. Tam o sırada kaldırımda yürüyen Burçak, bunu fark edemiyor, -uyarı şeridi falan hak getire elbette- langadanak yere seriliyor. Her an herkesin başına gelebilecek bir felaket.

Şu anda Amerikan Hastanesi’nde ameliyatlı bacakla yatıyor kendisi. Tamam kabul ettik artık bu ülkede her birey Allah’a emanet yaşıyor. Kimsenin sokaklarda, evinde hatta hatta karakolda bile başına ne gelebileceğinin garantisi yok. Ancaak İSKİ’nin deterjanla yıkama yaptığı kaldırıma bir emniyet şeridi çekivermesi bu kadar mı zor yahu?

Bundan bir kaç yıl önce belki hatırlarsınız Kemerburgaz otobanında ilerleyen araçlar esrarengiz biçimde kayıp kayıp kaza yapıyordu. Hatta ölenler bile olmuştu. Sonradan anlaşıldı ki varoşların halı yıkayan kadınlarının deterjanlı suları yola akıyor ve araçları kaydırıyordu. Tam da Türk tipi kaza biçimi.

Hadi burada kadınların cehaleti söz konusu. İSKİ’ye ne oluyor, bu kadar fütursuz davranma hakkını nerede buluyor? Kimbilir kaç kişinin başına geldi kaldırımda İSKİ’nin deterjanlı suyu yüzünden kayıp düşme hadisesi? Kimbilir kaç kişi kafasını çarpıp beyin kanaması geçirme tehlikesi atlattı?

1991 yılında, hayatımda ilk kez Londra’ya gittiğimde kaldırımda bir inşaat vardı. Kaldırıma, yaya geçişini kesmek için şerit çekilmişti. Bendeniz ise uyanık Türk çocuğu olarak şeritten atlayıp geçmeye hamle ettim kii (bakın reklamdaki gibi oldu) o saniye önüme polis atıldı ve “NOOOOOOO” dedi. Utançtan kafamı kaldırıp polisin yüzüne bile bakamadan şeridi dolaşıp geçtim.

Uygar ülkede insan işte böyle korunuyor ve kollanıyor. Bizde ise Allaha emanet zihniyeti aklımızın, ruhumuzun derinliklerine işlemiş durumda.

Burçak, İSKİ’ye dava açıyor. Ben şahsen davanın sonucunu çok merak ediyorum. Belki sonucu, insana değer veren bir ülke olabileceğimiz konusunda ışık verir. Ufak bir ihtimal ya… Neyse…

Yorumlar

40′ında 40 kadın

Güzel Tuluhan*, oturduğu yerde rahat duramayan, kafasını sürekli yeni projelere çalıştıran ve ne yapıp edip onları hayata geçiren Tuluhan yine harekete geçti. Tanıştığımızda 20′lerin en başındaydık. Şimdiyse 40′ların başına gelmiş bulunuyoruz pattadanak. Neler gelmiş, neler geçmemiş ki bu zaman zarfında!

Yaşımızdan yola çıkmış, “40′ında 40 kadın” diye muhteşem bir belgesel hazırlıyor. 40 yaşında apayrı mesleklerden, apayrı hayatlardan 40 kadına, 40 yaşın nasıl bir şey olduğunu anlattırıyor. Anlatan kadınlardan birisi de bendeniz oldum. Bu sabah kaşık kaşık yenen nutella tadında bir çekim gerçekleştirdik ekibiyle. Yüzde 90′ı gülerek, yüzde 10′u hafiften hüzünlenerek. Yüzde 10 hüzün, nasıl bir oran ola ki 40 yılın içinde. Bilmem…

En fazla önemsediğim şeyi sordu Tuluhan. “Kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olmak” diye cevap verdim. Her kadının da bu duyguyu tatması gerektiğini üstüne basa basa söyledim. Bir zamanlar Akşam gazetesinin Brunch diye çok güzel bir pazar ilavesi vardı. En seksi 100 şey diye müthiş bir derleme yapmıştı çılgının teki. Kimdir diye sormayın hatırlayamıyorum. Ama hasbelkader bu yazıyı okuyup da kim olduğunu söylemek ihtiyacı duyarsa, adres burası… Yok efendim çıplak vücuda çilek reçeli, g-string, bilmem nereye dövme, çorapsız mokasen carala curalasının sıralandığı 99 maddeden sonra en seksi 100. madde “Ama her şeye rağmen kendi ayakları üzerinde duran bir kadın” dememişler mi? Demişler.

Tabii bu kısmı, işin matrağı. Ayrıca seksi midir bunu da bilemem. Seksilik önemli mi, hiç değil. İkisinin arasında nasıl bağ kurulur, onu da anlamam.

40 yaşına gelen her kadının  aşkı yaşaması gerektiğini söyledim. Yani tatmayan pek çok kadın vardır muhtemelen ama bence tatmamış olmak “Sen hiç yaşamamışsın” ile eşdeğer geliyor bana. Bu yüzden kendimi epeyce ayrıcalıklı hissettiğimi söylemeden geçemedim.

Ahırkapı’dan Bayrampaşa’dan İstanbul’un her semtinden, her meslekten, her milletten 40 kadın 40 yaşı anlatacak. Çekim sonrası acayip kafa dengi ekipten anılarını dinledim. Şahsen ekipten yalnızca dinlemesi bu kadar şekerse, izlemesi ne kadar doyulmaz olacak, ben bilemiyorum.

Belgesele ilaveten bir de kitabı olacak bu kadınların. Projenin yapımcılığını Plato Film Sinan Çetin üstleniyor. 8 Mart’ta EKAVART Galeri’de gösterilecek ilk olarak. Sonra tüm Türkiye’yi dolaşacak.

Kadının en güzel yaşı da ancak böyle müthiş bir proje ile anlatılabilirdi. Merakınıza değecek, emin olun!

*Tuluhan Tekelioğlu

Yorumlar

sizin hiç ananız ağladı mı?

Bazı adamlar vardır, dışardan görünümü zarif, incecik, yakışıklı, beyefendi, şairane ruhlu, sözü sohbeti dinlenir. Fakat ağzını bir açar, gerçek bir hödük çıkar. Bir de bunun tersi örnekler var hayatımızda. Adama dışardan bakarsınız bok çuvalı gibi, kaba saba, şekil şemal bozuk. Fakat bir konuşmaya başlar, gerçek bir beyefendi çıkar. Hayran kalırsınız, hakkında ilk görüşte düşündüklerinizden utanırsınız.

Hani son zamanlarda tartışılan GDO meselesinde olduğu gibi. Muzun kabuğunu soyuyorsunuz içinden karpuz çıkıyor misali. Tamam kötü bir örnek oldu ama anladınız siz onu!

Böyle kadınlar da var elbet. Dışardan akıllı, uslu, düzgün görünür. Mesela Aysun Kayacı. Dış görünüşü mükemmel ama ağzını açtığında bir an önce kapatsın istersiniz. Hatta utanmayıp “Yahu sen sussan ne iyi olur” diyesiniz gelir.

Talihsiz bir durumdur herhalde böyle bir insan olmak…

Ben de son zamanlarda Onur Öymen’de böyle bir talihsizlik keşfetmiş bulunuyorum sayın seyirciler. Dün uzuun uzuun seyrettim Onur Öymen’i televizyonda. CHP’nin talihsiz açıklamalar yapanlar kervanının baş yolcularından Onur Öymen -ki bu noktada bir Önder Sav, bir Mustafa Özyürek, bir Canan Arıtman’ın isimlerini anmazsam bi’ tarafım eksik kalır- Dersim Ayaklanması konusunda çam değil ormanları devirmek konusunda büyük bir başarı gösterdi.

Oturdum, tekrar tekrar düşündüm, buradaki problem nedir diye. Kabul ediyorum dış görünüşüyle haza bir beyefendi, gerçek bir zarafet adamı Onur Öymen. Adam monşer yahu.

Eksik nedir diye kafa patlattım fena halde. Gözümün önüne bu sözleri sarfederken Sayın Öymen; şöyle bir tipleme geldi: Beyaz çorap, siyah mokasen, elde kehribar kallavi bir tespih, ha patladı ha patlayacak bir göbek, iliklenmiş göbekten taşan ceket, dar yular şeklinde kravat ve tabii ki hilal bıyıklar. Dekoru tamamlamak için yüzük parmağı ile orta parmak arasında sıkıştırılmış sigara… Bir de pavkırarak konuşan model tabii ki. İlaveten üç hilal yüzük ama onun modası geçti. Kimleri kastettiğim gayet açık sanırım. Anlamayan da derdine yansın.

Bir de elini kürsüye patlatıp hak yarattı demeden bi’ vuruşta kürsüyü indiriverseydi “dadından yinmez” manzara oluverecekti. Bakınız Azmi Karamahmutoğlu örneği. (Bu modeller sonradan asker kaçağı ya da vergi kaçakçısı çıkar, o bu yazının konusu değildir.)

Onur Öymen Dersim konusundaki talihsiz açıklamaları yaparken aklımdan böyle bir tipleme geçiverdi ister istemez. Analar ağlamasın diye -yöntem ne kadar doğru tartışılır, o ayrı dava- iyi kötü birşeyler yapılmaya çalışılırken Dersim ayaklanması konusunda konuşmaz olaydı keşke. Kafadaşı “Arslanım Azmi” ile bu denli benzemektedir ne yazık ki…

Haa diyeceksiniz ki Onur Öymen CHP’li. O da bize bunca yıllar CHP’yi sol parti belletenlerin ayıbıdır elbette.

İşte böylesine vahim bir durumdur; dış görünüşünün bir monşer kadar zarif olması, ancak kafanın içinin de bir o kadar cife olması…

Yorumlar

bacak arası performansın akıldane değerlendirmesi

Yazı yazmaya oturduğumda aklımda tamamen son zamanlarda büyük gürültü koparan sponsorluklar üzerinde birşeyler çiziktirmek vardı. Dün de haberler vardı bu konuda; Herşeyin Bittiği Yerden isimli deprem fimi de sponsorluk iptalleri nedeniyle yarım kalmış. Yeni moda oldu Türkiye’de herşeyi sponsorlukla yürütmek.

Yani bir projeye başlanıyor, proje hakkında edilen ikinci kelam “Sponsor arayışındayız” oluyor. Sonra proje iptal oluyor, “Sponsor bulamadık” deniyor. Hani nerdeyse evin yıkılsın sponsor, boynun altında kalsın sponsor falan türküleri yapılacak. Ya kardeşim herşeye de sponsorla başlanamaz ki konulu bir yazı yazacaktım… AROG TürkTelekom sponsorluğuna dokunduracaktım sakin sakin…

Vallahi ve billahi… Yoksa aklımda zerre kadar yoktu Fatih Altaylı’nın bacak arası performans değerlendirmeleri falan. Fakat böyle oluyor demek ki insanın yoldan çıkıp kendini bambaşka bi’ konuda yazarken bulması.

Zaten medyamızın değerli kadın yazarları bacak arası-organ-sallama konusunda söylenecek herşeyi söylediler. Artık söyleyecek birşey de kalmadı derken… MEDİZ yapılacak her türlü şık protestoyu yaptı, kadın olarak geriye pek birşey kalmadı derken…

Derken bundan birkaç yıl önce Türk reklam piyasasına zerre yakınlığı olmadan Sabah gazetesinin reklam eleştirmenliğine pattadanak getiriliveren -nasıl geldiği o zaman bi’ türlü anlaşılamayan- Ankaralı akademisyen, Genelkurmay’ın biricik akıldanesi -sonradan anlaşılan-Nuran Yıldız, Fatih Altaylı’nın bacak arası-organ performansına bir destek atmış ki. Sormayın gitsin! Bir de üstüne MEDİZ’i kınamış falan nerdeyse. Yok efendim, yok efendim tonlarında…

Sabah’ta yazarken de kendisinin tamamen-hatta tastamamen dışında bazı köşelerden atışmalar sürerken -anlattırmayın bana, çok isim girer işin içine-  büyük markaların pazarlama müdürlerini falan arayıp “Ay benim hakkımda nasıl yazar bu adam böyle şeyler” diye kendini olaylara müdahil ettirme çabaları da piyasayı eğlendirmiştir zamanında.

Genelkurmay akıldaneliğine ilaveten Fatih Altaylı’ya köşecilik yapması için emanet edilen Nuran Yıldız, kadınların tepkisine güleceğini mi yoksa ağlayacağını mı bilememiş. Ne mutluymuş ki Habertürk’deymiş, ne mutluymuş ki Fatih Altaylı’nın yanındaymış.

Mutluluklarının daim olmasını dileyerek, naçizane önerimiz olsun kendisine kadın olarak. Hani akıldanelik yapıyor ya; mesela dese ki “Ya Fatih, canımız kanımız Genelkurmay’ın emrine organınla değil de aklınla amade olsan…” Ya da patronun bu kadar zavallı bi’ laf etmiş, bir şey söyleme sus otur, olan olmuş babında. Yoksa lükse mi kaçtım. Olaylara kendini müdahil ettirmek böyle bir hastalık işte. Şimdi yukarı tükür zırvalamak, aşağı tükür saçmalamak…

Tabi kılavuzu karga olanın burnunun boktan kurtulmaması gibi şimdi şimdi anlaşılıyor İlker Başbuğ’un “Medyanın durması gereken yer” şeklinde pavkırmasının sebebi… Vahim bir akıldane problemi var olayların içinde.

Bu konu bu kadar yeter… Ama iletişim danışmanlığı dediğimiz şeyin adamı vezir de, rezil de edebileceğinin en güzel örneğidir bu konu.

Bir de kediyi öldüren bir maruzatım daha var: Tamamen meraktan. Kadın yazarlar Fatih Altaylı’yı protesto ettiği zaman “Haydi bastır” diye gaz veren, ne şiş yansın ne kebapçı böyyük medya abilerinden de bu konuda bir hamle beklerdi gönlümüz. Hani köşelerinden diyemezler miydi “Yahu Fatih ne biçim laflar bunlar, ağzını toplasana, olmadı uçkurunu toplasana” falan diye… Taraf’tan Yıldıray Oğur hariç.

Yoksa çok mu beklerim, haa?

Yorumlar

bir romantik sponsor ağlanması örneği:can dündar

Mustafa’yı izlemedim. Ama mutlaka izleyeceğim. Kesinlikle izlenmeye değer bi’ film olduğunu düşünüyorum. Hele ki sponsor kıyametinden sonra farklı bakış açılarıyla izlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Nedir kısaca olay? Türkiye’nin en büyük reklamverenlerinden birisi olan Turkcell, Can Dündar’ın Mustafa filmine sponsor olmaktan son anda vazgeçmiş. Bugün vizyona giren filmin tanıtımı için Doğan Grubu kanallarını gezip üstüne basa basa Turkcell’in sponsorluktan vazgeçmesinin kendisini ne kadar zor durumda bıraktığını anlatıyor. Bu arada işin garip tarafı asıl sponsor Sabancı’nın adı bile geçmiyor. Çok ilginç!

Öncelikle bir filmin sponsorluğu için projeye başlamadan önce pek çok firmayla, markayla görüşmeler yapılır, kimisi kabul eder kimisi reddeder. Bunun altında fikir, ideoloji, görüş gibi birtakım şeyler aramak ve bunu bir tanıtım aracı olarak kullanmak doğru değildir. Markanın sponsor olmasının ya da olmamasının pek çok sebebi olabilir. Fakat asıl sponsorların adını anmadan -ki Sabancı ciddi bir para yatırmış bu filme- doğrudan Turkcell’in sponsor olmaması üzerinden tanıtım yapma çabaları ve ağlaması biraz anlamsız değil mi?

Can Dündar mutlaka başka potansiyel sponsorlarla da görüşme yapmıştır ve belki reddedilmiştir. Üç yıldır Doğan Grubu’na reklam boykotunu sürdüren Turkcell’e Doğan Grubu kanallarında ve gazetelerinde “Ne kadar ayıp, Ulu Önder filmine destek vermediler” tonunda şikayet etmek emin olun filme birşey kazandırmayacaktır. Kısa vadede Doğan Grubu’nun gönlünü ferahlatacaktır ama Can Dündar’a pek birşey kazandırmayacaktır hatta daha sonraki projelerinde yapacağı sponsor ziyaretlerinde epeyce düzey kaybettirecektir.

Ayrıca Can Dündar’ın bu gerçeği hepimizden daha fazla idrak etmesini beklememiz pek de lüks olmasa gerek! Kendisinin bu işlerdeki inceliği gayet iyi bildiğini düşünüyorum.

Bu anlamda Can Dündar’a naçizane tavsiyem biraz itidalli davranması olacaktır. Şu an Doğan Grubu kanallarında filmin gişe rakamları konusunda gaza gelip fena halde övünürken bu gerçeği de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Ayrıca büyük sponsor Sabancı Grubu’nun da bu konudan pek hoşnut olduğunu sanmıyorum. Bakar mısınız, sponsor olanın yani bu projeye ciddi para yatıran Sabancı markasının adı sponsor olmayan markadan çok daha az geçiyor.

Sponsorluk konusunu firma sponsor olmadığı takdirde tehdit unsuru olarak bir kenarda tutmak hiç bir markanın hoşuna gitmez. Ki Can Dündar bugünlerde kanal kanal gezerek ve gazete manşetlerinde yer bularak yoğun ağlama çabasıyla tam da böyle bir görüntü veriyor.

Yorumlar (1)

« Previous entries