Archive for Havadan Sudan

bize bizi hatırlatan bir reklam: arçelik

Değerlerini küçümseyen bir toplum olduğumuz kesin. Özümüze ait yerel motiflerimizi de bir çok alanda kullanmaktan kaçınıyoruz. Neden? Çünkü gerçekten aşırı kompleksli bir toplumuz. Karşımızdaki insanlara ve toplumlara kendimizi onların benzeriymiş hatta kopyasıymış gibi gösterip takdir toplamaya bayılıyoruz. Her Türkiye’ye gelene “Ülkemizi sevdiniz mi, beğendiniz mi?” gibi sorular yöneltip sonra da “Falanca ülkemize bayıldı” haberlerine seviniyoruz. Dünyanın hangi ülkesinde böyle bir manasızlık vardır bilemem. Ama bildiğim bir tek doğru var: Kendi değerlerimizi küçümsüyoruz!

Bu gerçek, reklam filmlerine baktığımızda aynen geçerli. Pek çok yerel marka için hazırlanan televizyon reklamlarına baktığımızda sanki uluslararası bir marka imiş gibi algılanıyor. Mesela tamamen yerel bir çorbanın reklamı sanki bir Avrupalı ailenin sofrasında çekilmiş gibi gösteriliyor. Allahaşkına yüzde 100 yerli bir çorba için İtalyanvari sofralar kullanmanın ne manası vardır?

Geçen Cuma akşamı yayına giren Arçelik Tır reklamı neyse ki bana bu tatsız gerçeği unutturuverdi. Reklamda Türkiye’nin en çok bilinen yerel markası Arçelik tır şoförü tarafından anlatılıyor. Mardin-Nusaybin karayolundan başlanıp tüm Türkiye karış karış gezilmiş. Binlerce kilometre yol yapılmış. Türk halkına ait pek çok yerel motif kullanılmış. Hiçbir şey yapay değil, hiçbir şey zorlama değil, göze batmıyor.

Türk insanı olarak mutlaka ve mutlaka kendinizden birşey buluyorsunuz. Reklamı seyrettikten sonra içiniz bir hoş oluyor. Kendimize ait değerlerin aslında ne kadar güzel olduğunu hatırlıyorsunuz. Teyzelerin birşeyler ikram etmesi, şoförün karısı ve çocuklarının fotoğrafını tırın güneşliğinde taşıması, düğünlerdeki takı dayanışması…

Film usta yönetmen Özer Feyzioğlu tarafından çekilmiş. Çekim ekibi Mardin, Hasankeyf, Burdur; Elmalı, Selçuk, Şirince, Kaş gibi yüzlerce şehir kasaba orası senin burası benim dolaşmış. Çekimler 6 günde tamamlanmış.

Türkiye’nin yerel markalarının yerel motiflerle ve görüntülerle reklam yapması çok önemli. Zira her durumda değerlerini unutmaya yatkın bir toplumuz. Reklamın toplumsal ve sosyal işlevine baktığımızda bu da önemli bir görev açıkçası. Bunu da Arçelik gibi bir devin yapması çok daha önemli.

Çekim ekibinin çekim dönüşünde ortak deklarasyonu gibi: “Böyle bir filmi Türkiye’de Arçelik’ten başkası yapamazçünkü her küçük köye bile giren başka marka/bayii/yetkili servis yok.  Gittiğimiz her yerde Arçelik deyince muhakkak o çevreden bir bayii ya da yetkili servis bulduk.”

Yorumlar

başarı hiç bir zaman tesadüf değildi ki

Sevgili Günseli Özen Ocakoğlu, bütün uğraşlarına nasıl olup da vakit bulabildiğini çok kıskandığım, bir türlü anlayamadığım Günseli, yeni kitabını çıkardı. Bir koltuğa bu kadar karpuzun nasıl sığdığını anladığımda benim için çok geç olacak, korkarım. Zira Günseli’nin kitabının tanıtım kokteyline bir ay kadar önce gittim, yazmaya ancak vakit buldum, bu utanç da bana yetip yetip artıyor.

Zaman Gazetesi’nde haftada bir okuduğumuz CEO röportajlarını toplu olarak ikinci kitabında yayınladı: Başarı Hala Tesadüf Değil. Röportajlar dizisinin ilk kitabı Başarı Tesadüf Değildir benim kitaplığımda dönüp dönüp aklıma geliveren birilerinin röportajını okuduğum tipik bir kaynak kitap niteliğinde.

Kitabın ikincisi 50 yeni kuşak ve genç CEO ile yapılan röportajdan oluşuyor. Gazetecilerin röportajlarını derleyip kitap haline getirmesi fikrine çok sıcak bakanlardan değilim. Zira bazen çok sıkıcı kitaplar çıkabiliyor ortaya. Takır tukur, akmayan, okuyana hiç bir şey katmayan kitaplar çıkıyor. Hele bir de son zamanlarda “nehir söyleşi” kitapları var ki sormayın gitsin, söyleşi yapılan kişi renkli bir şahsiyet değilse okumak bir işkence haline geliveriyor. Okumaktan anında vazgeçiyorsunuz.

Günseli Özen Ocakoğlu, Başarı Hala Tesadüf Değil’de bu dengeyi çok iyi gözetmiş. Hiç bir söyleşi gereğinden fazla uzatılmamış. Okuduğunuz her CEO’dan farklı bir deneyim ve bakış açısı kazanıyorsunuz. Sadece CEO’nun deneyimi ile sınırlı kalmıyorsunuz, şirketlerin, markaların geçmişine doğru bir yolculuk yapıyorsunuz adeta. Markaların ulusal ya da uluslararası olsun alt ürünleri konusunda detaylı bilgiye sahip olabiliyorsunuz. Dev uluslararası markaların Türkiye deneyimlerine dair fikir edinebiliyorsunuz. Mesela Oyakbank’ın ING Bank’a dönüşmesi süreci, ING Bank eski CEO’su Hakan Eminsoy’un söyleşisinde çok güzel anlatılmış. Pazarlama alanında çalışan ve çalışmak isteyen herkes için çok gerekli bir bilgi…

Başarı Hala Tesadüf Değil’i yönetici adayları, kendi işinin sahibi olanlar zaman zaman eline alıp okumalı. Zira yöneticide bulunması gereken özellikler konusunda ders niteliğinde deneyim aktarımları var. Aile şirketlerinin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair çok önemli ipuçları veriliyor. Krizde pazarlama iletişimine ara verilmesinin ne kadar yanlış olduğu hemen hemen tüm CEO’ların ortak görüşü.

Sabri Ülker’in Türkiye Gıda ve İçecek Dernekleri Federasyonu Başkanı Şemsi Kopuz’a verdiği öğütü okuyup da etkilenmemek elde değil. Kopuz, dernekleşmek için Sabri Ülker’e gider. Sabri Ülker girişimin çok önemli bir teşebbüs olduğunu, daha önce bunun için çok uğraştıklarını ancak başaramadıklarını söyler. Şöyle devam eder: “Başarabilmek için iki temel unsuru göz ardı etmemelisin. Birincisi başının her zaman dik, cebinin dolu olması, ikincisi ise başladığın işi sürdürmen ve geliştirmendir.” Kitap bunun gibi yüzlerce çok faydalı örnekle dolu.

Mesela bazı derneklerin başkanlarından derneklerinin neler başardığına dair detaylı açıklamaları öğrenebiliyorsunuz. Ki bazı derneklerin ne işe yaradığı konusunda ciddi endişeleri olan bir insanım.

P&G Kafkasya ve Orta Asya Bölge Başkan Yardımcısı ve Türkiye Genel Müdürü Saffet Karpat’tan P&G’nin ABD’de kuruluş hikayesini okumak ayrı bir keyif. Zira hikaye çok heyecan verici.

Amma velakin bir uyuzumu kaşımama izin verin; üşenmedim saydım, 50 CEO’nun içinde kaç tanesi kadın biliyor musunuz? Sadece ve sadece 4. Yani kadın CEO oranı yüzde 10 bile değil. Bu kitabın kurgusunun eksikliği mi? Asla değil. Zira bu, ülkemizde kadınlara yönetici olarak alan açılmamasının çok vahim bir göstergesi.  

Başarı Hala Tesadüf değil, baş ucunuzun ve ofis kitaplığınızın dönüp dünüp okunabilecek, vazgeçilmez bir parçası. Sıkmadan, bunaltmadan, daraltmadan…

Yorumlar

amerikan suyunun kadırgalı versiyonu…

Yeni bi’ hastalığa tutuldum: Yazı tembelliği. Medyadaki böyyük abilerim söylerler; insan ayakları yerden kesildiğinde tutulurmuş bu hastalığa.

Lakin yazı tembelliğini şahsıma musibet eyleyen Rabbim, “yazı kararlılığı” gibi bir güzelliği de bahşedebiliyormuş. - Tabi yakacağım yer cirmim kadar; Cleveland falan bahşedecek değil ya, bununla idare et diyor- Şu sıcakta üstelik de pazar pazar, sabah beri “yazı yazacağım” diyorum  da başka birşey demiyorum.

Neler gelip neler geçmedi ki şunca zamandır; en ama en ilgincinden başlayalım: Bin yılda karıldı bu ülkenin harcı, ayrıştırmak kimin harcı… Devlet Bahçeli’nin hükümetin Ermeni ve Kürt açılımlarına karşı milliyetçi kesimi gaza getirmek amacıyla bulunan yeni slogan. Türkeş de bi’ zamanlar “Ne mozayiği ulan” demişti tam da aynı minvalde. Milliyetçi yaratıcılığı besbelli ki buraya kadar olabiliyor. Harç-mozaik sınırlarının dışına çıkılamıyor. Sayın Bahçeli, vakti zamanında sizin de kardığınız harcı gördük, buradan hepimizin payına düşen harçları-haraçları da aldık, bu işin sizin harcınız olmadığını da gördük. Artık yeni birşeyler söylemenin zamanı değil midir?

Son günlerin en başarılı reklam kampanyası; Sabah Sarı Sayfalar… Reklamın kendini anlatması diye bir kural vardır. Yani herkesin bu reklamı anlayabilmesi esas kabul edilir. İşte bu yüzden son günlerin hatta son zamanların en başarılı ve amacına ulaşan reklam filmi Sabah Sarı Sayfalar. Tek problem yayınlanma frekansı yeterince sık değil, daha da sık gösterilmeli ki ilgili olan tüm hedef kitle görebilsin. Zira Sarı Sayfalar’ın hedef kitlesi oldukça yüksek sayıda. 

Ve değinmeden geçemeyeceğim bir felaket var: Pepsi-Seda Sayan endorsement kampanyası. Hep tartışılagelmiş bir konudur bir markanın celebrity’si neye göre seçilir? Bu konuda belirli bir kriter yoktur, kriter belirlenmesine de olanak yoktur. Hele ki Türkiye gibi akla karanın her dakika birbirine karıştırıldığı bir ülkede bazen “Allah ne verdiyse” kriteriyle bile celebrity seçimi yapılabiliyor.

Fakat bugüne kadar yapılabilecek en anlamsız celebrity seçimi Pepsi’ninki olmuş açık söylemek gerekirse. İşin daha vahim tarafı ekranda ama öyle ama böyle bi’ şekilde hepimizi etkileyen Seda Sayan olarak kullanılsaydı gerçekten içim yanmazdı. Hani “geleydin kız şuraya, ne vardı” tonunda konuşan hepimizin Seda Sayan’ı.

Öncelikle Seda Sayan’ı farklılaştırmaya kalkışmışlar. Nerde Polaris’te bütün doğallığıyla Mülayim’le müthiş bir çift oluşturan Seda Sayan, nerde Pepsi’nin Amerikan suyuna zorla uyum sağlatmaya çalışılan Seda Sayan’ı. Amerikan markasının bu kadar yerelleştirerek kendini sıcak gösterme çabası kusura bakmayın ama taşraya giden eski İstanbul hanımefendisinin yerel halkın lehçesiyle konuşmak için kendini zorlaması kadar sevimsiz ve itici bir durum oluyor.

Haa bir de uzak ara rakibi Coca-Cola’nın Mutluluğa Kapak Aç kampanyası var ki o bir takdir yazısı isteyecek kadar etkili ve başarılı. Bir sonraki yazıya… Azzzz sonra!

Şimdilik bana müsaade. Söz veriyorum arayı bu kadar açmayacağım!

Yorumlar

pörtleyen milliyetçi tahammülsüzlüğü

kader.jpgAllah’ın bildiğini kuldan saklamaya gerek yok; Ka-Der (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) afişleri konusunda Devlet Bahçeli’nin kopardığı yaygarayı Deniz Baykal’dan beklerdim. Canım ciğerim Aylin Aslım “Kızım Baykal’dan ne bekliyorsun daha?” diye sorarak gerçeği kafamda bir kez daha dank ettirdi ya. Bu da Baykal’ın durumunun vahametinin özetidir aslında…

Bahçeli’nin yerinden zıplamasına ve yemeyip içmeyip mahkemelere koşturmasına sebep olan Ka-Der afişlerine gelince şöyle ki: Üç lider birarada gösterilip Bahçeli’nin itibarı zedelenmiş! Fotoğraf photoshop yöntemiyle kendisinden izinsiz kullanılmış falan falan…

Öncelikle son zamanlarda gördüğüm en başarılı siyasi kampanya, Ka-Der’in bu kampanyasıdır. Bunu söylemeden geçemeyeceğim. Türk reklamcılığında son zamanlarda rastlayamadığımız ince mizah ve zeka pırıltısı bu kampanyada sonuna kadar kullanılmıştır. Bu sebepten bu kampanya hakkında olumsuz bir yorumda bulunmak ya da işlevini yerine getirmediğini söylemek pek öyle kimsenin haddine düşmez.

Ancak Bahçeli’nin bu ince espriye tahammülsüzlüğünü anlamak gerçekten kolay değil. Zira kendisi

1. Deniz Baykal Ergenekon avukatlığına soyunmuşken Ergenekon’dan MHP’yi soyutlamasıyla ve bu konudaki takdir edilesi başarısıyla,

2. Deniz Baykal “yaşasın” çığlıkları atarken 27 Nisan e-darbesi konusundaki koyduğu mesafeyle,

3. Danışmanı Vedat Bilgin’in “Ya sev ya terket MHP’nin değil Ergenekoncuların sloganıdır” şeklindeki sağduyulu açıklamalarıyla,

4. MHP’nin ülkücü çek-senet mafyası, beyaz çoraplı, hilal bıyıklı ürkütücü görüntüsünden sıyrılması konusunda sarfettiği çabayla

Ne yalan söyleyeyim epeyce takdirimizi kazanmıştı. 22 Temmuz seçim kampanyasında meydanlardan idam ipi atmasını ise sadece ucuz bir seçim manevrası diye yorumlayıp fazla ciddiye almamıştık.

Amma velakin anlaşılıyor ki an geliyor Bahçeli’nin içindeki tahammülsüz milliyetçi taraf uyanıyor ve bu kadar esprili bir afişe bile anlayış gösteremiyor; afişleri toplatma kararları falan aldırmaya kalkışıyor. İçindeki milliyetçi tahammülsüzlüğü bi’ şekilde, bi’ yerden pörtleyiveriyor.

Neyse ki anneanne deyişiyle “eğrisi doğrusuna geliyor”, mahkeme Bahçeli’nin açtığı davayı ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiriyor, afişlerin toplatılması istemini reddediyor.

Keşke Bahçeli’nin aynı tahammülsüzlüğü TRT’de yayınlanan Şahların Labirenti belgeselinde Hırant Dink’i Maraş olaylarının faili olarak gösteren, soyadından utanan adam Ökkeş (Kenger) Şendiller için de geçerli olabilseydi ve bu konuda bir açıklama yapabilseydi. Hani cesetlerin sünnet kontrolünü yaptığını söylemişti hiç utanmadan sıkılmadan.

Bahçeli enerjisini bunlar için harcasaydı!

Yorumlar

beterin de beteri… TTNet kampanyası…

Şimdi tabi Türk reklamcılığında son zamanlarda yeni bi’ adet gelişti: En son yapılan iş o kadar berbat ki; bir önceki berbat işin sülalesine rahmet okutturuyor. Hep daha iyi işler çıkacak diye bir kenarda umut hapsederken ne yazık ki hep daha vasat açıkçası kötü işler çıkıyor. Umut reklamcının ekmeği olamıyor işte!

Hayat dönüp dönüp bizlere kötünün de kötüsü varmış dedirtiyor. Mizah falan yapmıyorum, yapmak derdinde falan da değilim. Fakat gerçek bu…

Yani geçen yıl “Biricik Suden-Mazhar Alanson ikilisinin sahne aldığı TTNet reklamlarından daha beteri olamaz herhalde” derken hayat beni bi’ kere daha haksız çıkarmadı mı?

Öncelikle Gülse Birsel-Özkan Uğur ikilisinin karı-koca olarak oynadığı reklamlar şu anki durum itibarıyle en anlaşılmaz reklamlardır. TTNet’le ilgili bir relansman çalışması yapılacaksa buna neden ihtiyaç duyulmaktadır? Böyle bir ihtiyacın olmadığı kesin zira internet almış başını gidiyor. Bu kampanyada ise son noktada “Internet iyi birşeydir ey Türk ahalisi” denilmeye çalışılıyor. Pardon “Sen herkesi kör alemi sersem mi sanırsın?” diye soracağım, bu bile kesmeyecek. Internette bu aşamalar geçileli uzun yıllar oldu, uyan ey reklam yaratıcısı! Ne anlatmaya çalışıyorsun?

Bir de işin altında çok tatsız bi’ kurnazlık var: Reklamı stand-up komedi haline getirip mesajsızlığı ve anlaşılmazlığı örtbas etme çabası… Yani öyle bir kurnazlık ki reklamı izleyen sıradan TV seyircisi reklama gülecek fakat bu reklam ne anlatmaya çalışıyor diye sorgulamayacak. Türk reklamcılığı son zamanlarda bu kurnazlığın ekmeğini çok yedi Allah için. Örnek mi: Cem Yılmaz’lı OPET reklamları… Ve yine Cem Yılmaz’lı Telekom reklamları… Reklamın hiç mesajı olmasın; yap bir stand-up komedi, millet de yesin yutsun. Sonra da bunu Türk milletine reklam dehası diye yutturmaya kalkış. Yemezler yaa…

Ve fakat bu gidişle Gülse Birsel-Özkan Uğur ikilisinin oynayacağı reklamlar bütün yıl devam edecek. Bu sayede bizlere de konuşacak çok malzeme çıkacak. Ve son zamanlarda “Bu hamur çok su kaldıracak” haline gelen “Bu pilav daha çok su kaldırır” deyişi yerine gelecek. Bizlere de bu kampanyayı “Salla salla vur duvara” demek düşecek. Burası gün gibi aşikar…

Yorumlar

şeridimi buldum!

TEM otobanında sol şeritte ilerlemeye çalışıyorum daha doğrusu ilerleyemiyorum! Niye: Kamyonlar, hafif ticari araçlar -bu kadar mı olur- dört şeridi birden işgal etmişler paşa paşa ortalama sürat 60-80 km. ilerliyorlar. Fakat o da ne; en sağ şerit bomboş Ferrari’nin birisi sağ şeritten tam gaz basıp ilerlemesin mi? Adam ya da kadın göremedim o kadarını gayet tabi ki Ferrari kullanıyor yahu. Aklı herhalde benden fazladır!

Katiyen şaşırmadım ama şeridimi buldum. Bundan sonra benim şeridim sağ şerit olacak. TEM otobanında rahatça ilerleyebilmek için… Yani bu durum bile şaşırtmadı beni bu memlekette.

O kadar yitirmişim şaşırma yeteneğimi bu memleket sayesinde. O kadar alıştırıyor hayat bizi, bir yabancı görse küçük dilini yutturacak hallere. Bu kadar da iddialıyım-iddialıydım şaşırma yeteneğimi yitirme konusunda. Öylesi yani…

Derken geçenlerde hayat bana büyük lokma yut büyük söyleme lafını bir kez daha hatırlatıverdi. Efendim manken Çiğdem Savaş -adını da bu sayede öğrendim, iyi de oldu, böyle bir cevherden mahrum kalmak ağırıma giderdi- Cumhuriyet’in Kadınları defilesi için estetik ameliyat olup hayatının kalan bölümünde Tansu Çiller şeklinde yaşayacakmış. Amanın bende bir sevinç “Aha işte demek ki şaşırabiliyorum” diye. Sormayın gitsin!

Nurseli İdiz de süper makyajla Atatürk kılığına girdiydi . O zaman da şaşırmamıştım fakat “Niye daha bi’ Atatürk gibi duran baklava kesimli süveter giymemiş” diye hayıflanmıştım kendi çapımda. Hakikaten çok moda olan baklava kesimli süveterle daha iyi olmaz mıydı bu iş? Bu kadar emek, çaba daha fazla karşılığını bulmaz mıydı?

Manken Çiğdem Savaş bu kadarla da yetinmemiş, makyaj falan kesmemiş kendisini “bi’ rol uğruna Ya’Rab insanlar neler yapıyor” dedirtmemekten geri kalmamak için böyle bir yol seçmiş. Yüzü estetik ameliyatla Tansu Çiller yüzü olacak! Bu noktada bize de “Yarabbim aklımı koru” demekten başka birşey düşemiyor. Bu pespayelikleri izlemek zorunda kalan naçizane kullar olarak. Yani şaşırmanın bile bi’ çıt ötesine geçebiliyoruz.

Şaşırma yeteneğimizin hala tedavülde kalabileceğini ispatladığı için manken Çiğdem Savaş’a benden kocaman bi’ teşekkür!

Fakat bir konuyu çok merak ediyorum: Manken Çiğdem Savaş bundan sonraki defilesinde atıyorum olur ya Semra Özal’ı canlandırmak zorunda kalırsa ne yapacak. Hayat bu; belli mi olur yarının ne getireceği?

Neyse ben TEM otobanında şeridimi buldum. Bu kadar sevinç bana yeter de artar bile!

Yorumlar

istifa çağrısına gel!!!

Memleketin havasından mı yoksa suyundan mı adettendir: Bir politikacının başına talihsiz bir durum gelsin, manasız ya da aykırı bir açıklama yapsın veya boş bulunup konuşsun; otomatiğe bağlayan yurdum medyası “istifa” çağrısında bulunur. Bu defa da sektirilmedi, medyamızın ağır abileri “Önder Sav istifa” diye köşelerinden bağırdı. Gönül isterdi ki medyamızın ağır ablaları da diyebileyim. Fakat yurdum medyasının patronajı-müdürü-amiri her ne ise ablalardan pek haz etmez. Onun için görev yine medya patronajı tevzi bürosu aracılığıyla ağır abilere düştü.

Canım bu kadar manasız bi’ talepte bulunan yurdum medyasının ağır abileri bilmiyor muydu böyle yazarken CHP’nin atanmış memur genel sekreteri Önder Sav’ın istifa falan etmeyeceğini. Ayrıca hepimizden çok daha iyi bilmiyorlar mıydı Önder Sav istifa etse neyin ne kadar değişeceğini. Şöyle diyelim ve fikir cimnastiği yapalım:

Önder Sav istifa ederse(velev ki): CHP sıkı devletçi bir parti olmaya devam edecektir. Güneydoğu Kürt sorunu konusunda söyleyecek birşeyi olmayacaktır. Söyleyeceği tek şey laikçi esnafının söylediklerini tekrarlamak olacaktır. Ola ki erken seçimde  % 19′un çok altında bir oy oranı ile zar zor barajı geçtiğinde ertesi gün Deniz Baykal tarafından atanan genel sekreter falanca bey “Millet bize ana muhalefet görevi verdi” diyerek Türk milletinin sabrını bir kez daha deneyecektir.

Önder Sav istifa etmezse(ki etmez): CHP sıkı devletçi bir parti olmaya devam edecektir. Felakete giden Türk ekonomisi hakkında söyleyecek bir sözü olamayacaktır. CHP türban konusuna sımsıkı sarılıp bu konunun rantını daha ne kadar yiyebileceğine bakacaktır. Ola ki erken seçimde % 19′un çok altında bir oy oranı ile zar zor barajı aştığında ertesi gün Önder Sav “Millet bize ana muhalefet görevi verdi” diyerek Türk milletinin sabır taşını bir kez daha çatlatacaktır.

Haa unutmadan CHP Genel Başkanı her daim Deniz Baykal olacaktır. Bu da değişmeyecek bir gerçektir. Nasıl ama medyamızın ağır abileri gibi tespitlerde bulunmuş muyum?

Diyeceğim o ki zavallı Önder Sav boş bulunup bir sersemlik yaptı diye bu şekilde istifa diye çığlık çığlığı ortalığı velveleye vermek ancak Türk medyasından beklenecek bir tavır. Ya da iyi niyetle söyle bakılabilir; konu sıkıntısı çeken köşe abilerinin bir günlük malzemesini oluşturmuş olur Önder Sav’ın istifası zevzekliği. Hiç kimse kalkıp da “Ne değişecek ki” diye sorma-sorgulama zahmetine katlanmadı ya da katlanmaya gerek görmedi. Deniz Baykal’ın Parti Meclisi’nin atayacağı herhangi bir başka isim, sadece isim değişikliğinden ibaret olacak. Tabi belki atanacak yeni memur-genel sekreter cep telefonunun nasıl kullanıldığını biliyor olabilirdi, onu da ben bilemem ki canım…

Zaten şu internet, cep telefonu falan olmasa hayat Türkiye’de ne de güzel olacaktı di mi? Önder Sav bu sersemliği yapmamış olacaktı. İnternet olmasaydı bilinçlenmesi istenmeyen Türk halkı bi’ arpa boyu bile bilinçlenemeyecekti. Türk toplumu bir yumurta misali beyaz kabuğunun içine çekilecek, tam da istendiği gibi dış dünyaya belki de tamamen kapanacaktı pardon kapatılacaktı. Şimdi hiç değilse bi’ arpa boyu da olsa mesafe katedilebiliyor. En azından internette gezinen lümpen bile biraz neler olup bittiğini sorgulayabiliyor.

Bu arada epeydir reklam meselesine girmiyorum. İçim şişti Türk reklamcılığının zavallığını konuşmaktan. Reklamlardaki yaratıcılık eksikliğini, pespayeliği ve tatsızlığı anlatmaktan yorgun düştüm. Heyhat internetin gözünü seveyim konuşulacak hem de epeyce konuşulacak bir malzeme çıkardı bana. TTNet Ana sponsor reklam kampanyası. Her ne kadar “Sizin gibi gençleri üniversitelerde görmek istemeyiz” denilse de canım Türkiyemde ilk defa bir reklam filminde türbanı görebildik. Bu kampanyayla ilgili daha sonra konuşacağım.

Diğer konularda ağır abiler konuşsunlar işte. Gündem tanrısı onlardan yana, hiç malzemesiz kalmıyorlar: Sağ olsun, var olsun…

Yorumlar

benim dinlemem senin dinlemeni döver…

Yok anlaşıldı, bu pilav birkaç manşet suyu daha kaldıracak: Dinleme komedisinden söz ediyorum. Gerçekten komedi haline dönüşmedi mi bu mesele? Bu sayede gazeteler manşet çarpıştırıp Sav’dı, yok savmadı, geyiğin dalağı yarılıyor da yarılıyor. Manşetlerden patron borazancılığı, hatta borazancıbaşılığı yapılıyor. CHP’nin düştüğü zavallı durum bir kez daha gözler önüne seriliyor. Derin kulak yaftaları yapıştırılmaya çalışılırken derin bir sersemlik, derin bir basiretsizlik; medyanın ucuz kahramanlarına da nasıl söylesem bunun zevzekliğini yapmak düşüyor. CHP’nin atanmış memuru -politikacı diyemeyeceğim dilim varmayınca varmıyor işte- Önder Sav farklı bir konuda gündem yaratma şansını yakaladı ya partisi de bunu çekiştiriyor da çekiştiriyor. Heyhat partideki hesap bombalamalara-gazlamalara uymuyor, çektikçe kopuyor, parçalar ellerinde kalıyor. Ellerinde kalan parçalara da “Bu ne ola ki” diye bakıyorlardır Allah bilir… Bakınız; Cumhuriyet Gazetesi’ne atılıp da ne olduğu bir türlü anlaşılamayan(!) bombalar…

Haa şimdi zevzeklik derken ben olayın ayrı bir tarafındayım. Canım Türkiyemde bu tarz olaylar çok değerli medya mensuplarına muhteşem bir rant fırsatı yaratıverir. Nasıl mı? Bir takip paranoyası, bir bomba ihbarı, bir suikast söylentisi ile ortaya bazıları canhıraş bir biçimde atılır “Ayy ben de kardeş!” diye lafa başlar. Şöyle ki: Önemli ya da önemsiz -ki genelde önemsiz- birileri tehdit mektubu, suikast ihbarı gibi birşeyler aldığını iddia edip gündemi çalkalamaya çalışır, çalkalar da. Ve nitekim konu-Ergenekonu cenneti Türkiyemde konu sıkıntısı varmış gibi, mal bulmuş mağribi şeklinde bu komedi polisiyelerin üstüne atlanır. Halbuki denizde kum, Türkiyemde manşet konusu, ama her nedense bu konuların ekmeği ziyadesiyle yenir. Neyse, aradan bir takım garip medya mensupları yırtık dondan çıkar gibi fırlar “Ayy vallahi benim de telefonlarım dinleniyor, geçen gün telefonum zırt yaptı, yok yok kesin dinleniyor” diye köşelerinden bağırırlar.

Tabi bu şöyle bir hastalık olarak değerlendirilebilir: “Yav ben ne kadar önemli bir adamım ey okur anlasana yahu, devlet bile benim telefonlarımı çok önemseyip dinliyor, sen de benim yazdığım gazdan tayyare yazıları ciddiye almalısın!”. İşte bu sebepten Türkiye’de derinden incelenmesi ve gerçekten ciddiye alınması gereken telefon dinleme meselesi sulandırılır da sulandırılır, hiç bir sonuç alınamaz hale gelir. Zira kendini bilen bilmeyen, kendini çok önemseyen, önemsetmek isteyen birtakım kompleks kusma meraklıları ciddiye alınmadığı için dolaylı olarak konunun kendisi de ciddiye alınmaz oluverir. Bilemeyeceğim bu arada yeni albümü çıkan şarkıcı, çalgıcı, çengiciler falan ”Benim de telefonlarım dinleniyor” diye ortaya atıldı mı? O kadar magazin takip edemiyorum da, olur mu olur…

Birtakım saçma sapan gündem yaratma heveslerinden rant yeme hastalığı Türk medyasının kronik hastalığı olma yolunda hızla ilerliyor. Ulan senin telefonun dinlense ne olur, dinlenmese ne olur?

Sonuçta CHP bu konuda hemen her konuda olduğu gibi bayağı bi’ madara olacak orası besbelli de ara sıra yüce Türk medyasına böyle malzemeler vermeleri iyi oluyor. Ben de ben de diyen kendine önemli adam payesi çıkarmaya çalışan zavallıları izliyoruz, bize de gülüp eğlenmek kalıyor.

Yaa bu arada ne zaman telefonu dinlenecek kadar önemli bir adam pardon kadın olacağım ben ya? Yok VİP olmak derdim değil -onlardan yeterince var-  arada telefonumu dinleyenin gözü gönlü falan açılır, kulaklarının pası falan silinir de o bakımdan dediydim… Dinleyenlere de yazık, kakavan kakavan konuşmaları dinlemek zorunda kalıyorlardır, di mi ama?

Yorumlar

Project-Id-Version: WordPress 2.1.3 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2007-04-03 17:04+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Plural-Forms: nplurals=1; plural=0; « Previous entries