hepimiz aynı gemideyiz…

Habertürk gazetesinde yazmaya başlayan Oray Eğin bugünkü yazısını şu cümleyle bitirmiş: “Henüz hiç bir PR’cının talep saldırısına uğramadım, umarım böyle devam eder.”
Oray’la uzun zaman önce aynı gazetede köşe yazmışlığımız vardır. Kendisini yakından olmasa da tanırım. Her köşe yazarında olabildiği gibi bazı yazılarını beğenirim takdir ederim bazılarını da beğenmem hatta bazen kızarım. Eee bu da köşe yazarlığının kaderi, her yazdığınıza katılanı bulamazsınız.
Ben zaman içinde köşe yazarlığı ile mecburen yolumu ayırdım -hikayesini bilen bilir pek kimseyi de ilgilendirecek bir detay değil- ama Oray sanırım bunun hikayesini hatırlar. (Sevgili Oray diye hitap etmenin ne kadar yapay ve sevimsiz olduğunu düşündüğüm için sadece Oray demeyi tercih ettim. Oray Bey desem kulağıma pek bi’ tuhaf geliyor. O yüzden “Bu ne samimiyet” deme Oray…)
Bu kadar giriş yeterli sanırım. Köşe yazarlığı sonrası ben de kendi çapımda bir PR şirketi kurup yoluma devam etmeye ve hayatımı kazanmaya çalışıyorum. Haa diğer tarafı tercih etseydim ne olurdu bilemem. Ama tercihim bu yönde oldu. Bu zaman zarfında da gayet iyi bilirsin ki senden hiç bir ricam, talebim olmadı. Olmadı zira senin yazı alanınla ilgili bir marka ya da iş gerekliliği hasıl olmadı. Ama olsaydı emin ol ki kapını çalardım.
Doğal olarak bugünkü yazının kapanış cümlesine fena halde takıldım. Sana ne, neden üstüne alındın? diye düşünebilirsin. Evet düşündüm ve alındım zira artık PR sektörünün bir örgütü, derneği falan yok. Yani var da yok. Bu gibi durumlarda canı sıkılan, dikkat çekmek isteyen, beni hatırlayın mesajı vermek isteyen bazıları durup dururken “Ay bu PR’cılar da çok taciz ediyor şekerim!” mesajı vermeye çalışıyorlar. Tamam yapıyorlar da bu sataşmalara cevap verecek, üst akıl olarak uyarabilecek bir PR sektörü örgütü ne yazık ki yok! İçinde bulunduğumuz ekonomik koşullar sebebiyle herkes varoluş mücadelesinde ya da “Ne şiş yansın ne kebap” durumları. Hal böyle olunca zaman zaman birileri çıkıyor, böyle sallıyor. Tıpkı bir kaç yıl önce aynı gazetede yazdığın Oban Budak’ın yaptığı gibi. Durup dururken twitter’da “PR’cılar beni rahatsız etmeyin” diye yazmıştı.
PR’cıların talep saldırısına uğramaktan neyi kastettiğini gayet iyi anlıyorum ama zamanında ve hala da PR aktivitelerine katılıyorsun. Elbette ki katılman konusunda olumsuz bir şey düşünmem söz konusu olamaz. Tam aksine bizler aynı gemideyiz, paydaşız. PR aktivitesinin çerçevesi ilginizi çektiğinde elbette katılınır, ortaya her iki taraf için de kazanımı olan sonuçlar çıkar. Haa bu süreçlerde olur olmaz PR’cı taleplerinin de sizlere gelmesi ve hatta bunların rahatsız edici boyuta gelmesi de olabilir. Ancak çok pardon ama burada da sizin ayıklama ve süzme süreciniz devreye girer, istemediğiniz taleplere kapınızı kapatabilirsiniz. Nasıl ki benim istemediğim gazeteciyi okumamak ya da görmezden gelmek özgürlüğüm var ise sizin de bu konuda sınırsız özgürlüğünüz var. Hiç mecbur değilim bazı tatsız tuzsuz, okuyana hiçbir şey katmayan sevimsiz yazarları okumaya; okumuyorum, olup bitiyor. Bu yüzden sen de istemediğin, sana uymayan markalar ya da konularla ilgili talepler getiren PR’cılara kapını kapatabilirsin ve eminim bu anlamda seni rahatsız eden bir mesele kalmaz.
Ama bir sektöre bu şekilde haksızlık etmek ve tüm PR’cıları aynı kefeye koymak son derece yanlış. Sapla samanı ayırt etmek tamamen gazetecinin elinde olan bir şey.
Ve yine emin ol ki senin alanına uyan bir PR işim olduğunda senin kapını çalarım… Bu yazıyı da PR’cılar hakkında her istediğini yazabilme hakkını kendinde bulan gazetecilere karşı sesini çıkarmadan hayatını sürdürmeye çalışan sözde PR meslek örgütlerine karşı bir borç bilirim…

Yorumlar

çorba’da tuzu olmak iyi hoş da…

Bugünlerde Knorr hazır çorbanın Kızılay için başlattığı bir yardım kampanyasının reklamlarını izliyoruz. Reklamın metnini TV’lerde her defasında kaçırdığım için üşenmedim youtube’dan tekrar izledim, yardım kampanyası 2.5 ay sürecekmiş. Selçuk Yöntem’in muhteşem seslendirmesiyle hazırlanan reklam metninde kış boyunca satılan her Knorr marka Ezogelin çorbasının bir tabağının Kızılay’a bağışlanacağı söyleniyor. Reklamın başlığı da Kızılay’ın Çorbası Knorr’dan…

Buraya kadar her şey gayet sevimli görünüyor. Türkiye’de kışın 2.5 ay kadar sürdüğü gibi bir saftirikliği bir kenara bırakır isek acıklı ve izleyenin içini dilim dilim doğrayan bir müzik eşliğinde Selçuk Yöntem ağlak bir sesle şöyle diyor: Bir kaşık çorba bile içemeyiz açken diğerimiz… Reklamı izleyen herkeste “Aman ne güzel yapıyor Knorr çorba” duygusu uyandıracak bir yardım kampanyası.

Gelgelelim üzerinde biraz kafa patlatınca kazın ayağının pek de öyle olmadığı anlaşılıyor. 2.5 ay gibi oldukça kısa bir süre kış boyunca diye seslendirilerek zevahir kurtarmaya çalışılmış. TV ekranında okunması son derece güç biçimde geçen altyazıda “satılan 4 paket Ezogelin çorbasının bir paketinin Kızılay’a bağışlanacağı” söylenmiş. Yani satılan her Knorr çorbadan değil yalnızca Ezogelin versiyonundan. Burada ne kadarlık bir bağış yapılacağı oldukça havada. Kaç çeşit Knorr hazır çorba var bilmiyorum ama 2.5 ay boyunca -ki reklam filminin söz kısmında kış boyunca, alt yazı kısmında ise 2.5 ay denilmektedir- sadece Ezogelin çorbasından kaç paket satılacağını bilmemize imkan yok. Dolayısıyla Kızılay’ın kışlık çorba ihtiyacını karşılama iddiasının ne kadar gerçek olabileceğini anlamaya da olanak yok.

Bir kurumsal sosyal sorumluluk havası yaratılmaya çalışılan bu kampanya makyajlanmış bir hayır hasenat işidir, iyi niyetle başlanmış bir bağış kampanyasıdır. Elbette 40, 50 ve 60′lı yaşlardaki pek çok Türk insanının gözünde tek bir imajı olan Kızılay’a bir marka cilalaması getirecektir. Hatırlayınız: Meşhur üçgen Kızılay çadırları rezaletleri… Unilever -Knorr bir Unilever markasıdır- gibi bir dünya devinin Kızılay ile işbirliği yapması köhne Kızılay çadırları imajının bir nebze de olsa düzelmesine elbette katkı sağlayacaktır. Ancak bu kampanya kesinlikle bir kurumsal sosyal sorumluluk kampanyası değildir.

Fazla yaratıcılık içermeyen ve herkesin aklına gelebilecek kadar sıradan bir hayır işi olan bu yardım kampanyası için TV’lerde bangır bangır reklam filmleri gösterilmesi ise bir diğer tartışma konusu. Markaların yaptıkları yardımı duyurmalarını bile asla kabullenemediğimi düşünürken bu denli ufak bir hayır işi için bütün TV kanallarında kesintisiz reklam filmleri dönüyor. Arkadaşlar adı üzerinde hayır işi yapıyorsunuz!

Son olarak şu soruları sormazsam çatlarım:

- Bu hayır işi kapsamında Kızılay’a kaç paket çorba gönderilecektir?

- Gönderilen çorbaların maddi karşılığı kaç TL.dir?

- Selçuk Yöntem’in seslendirdiği reklam filminin prodüksiyon bedeli kaç TL.dir?

- Bu reklam filminin yayın bütçesi ne kadardır?

Bakın katiyen yapılan bağış miktarı ile ilgilenmiyorum; beni ilgilendiren böyle bir yardımın reklam kampanyasına dönüştürülüp yedi düvele duyurulmaya çalışılması… Ve bunun azıcık da ayıp olması. Malum sağ el verir, sol el duymaz…

Şimdi diyeceksiniz ki “Hiç anlamamış, o reklam sadece daha fazla Knorr Ezogelin satmak amacıyla yapıldı. Kampanyayı duyan daha fazla Ezogelin alacak, böylece Kızılay’a yapılan bağış miktarı artacak.”

Ama yemez, o çorbayı da içmeyen içmez…

Yorumlar

PR fırsatçıları n’olur yapmayın!

Acının iliklerimize kadar işlediği büyük bir felaket yaşıyoruz. Her birimizin bir yakınını kaybetmiş kadar derinden acı çektiğine çok eminim.

Ancak tam da bugünlerde bir başka davranış klasiğini gözlemlemek pekala mümkün. Türkiye’ye özgü bir davranış şekli midir bilemiyorum ama yaşanan her afet, her felaket fırsatçılarını ve rantçılarını da ortaya çıkarıveriyor. Sosyal medya fırsatçılarından bahsedip de zaten had safhaya çıkmış biz - onlar manasızlığına katkıda bulunmaya hiç niyetim yok. Şu anda sadece acıyı paylaşabilecekken başka hesapların peşine düşmeyi ben insanlığa da insanlığıma da sığdıramam. Zavallı insanların daha cesetleri soğumadan, ailelerin, çocukların yüreği yanarken siyasi hesap peşinde koşup da sosyal medyayı toza dumana bulamaya çalışanları anlayamam. Hayatta herşey yeri ve zamanı geldiğinde yapılırsa etkili olur. Akıllı insan refleksinin de bu durumlarda ortaya çıktığını görürüz. En azından birkaç gün sabredip acı yaşayan insanlara saygılı olmalıyız…

Diye düşünürken sosyal medyaya ve haber bültenlerine düşen zırt bankası kredi affetme, pırtbank  kredi kartı borcu silme, banka işlemlerinden ücret almama vs. vs. duyuruları bu yöndeki ümitsizliğimin daha da katmerlenmesine sebep oldu. Soma’da ardı ardına cansız bedenler yeryüzüne çıkarılırken, acıdan yürekler paramparça iken fırsatçı bankalardan açıklamalar gelmeye başladı: Efendim Soma’da hayatını kaybeden vatandaşlarımızın kredi borcu olanların borçlarını sileceğiz diye… Allah aşkına millet olarak ellerimizi vicdanımıza koyalım, düşünelim… Hayatını kaybeden zavallı maden işçilerinden kaç tanesi bu bankadan kredi almıştır? Alsa alsa maksimum kaç TL. alabilmiştir? hayatını kaybedenlerin tümü aynı bankadan kredi bile almış olsa bir banka için lafı bile edilmeyecek kadar ufacık rakamlar çıkıyor. Maaşı en fazla 1.300 TL. olan maden işçisi maaşının 10 katı kredi alsa eder 13 bin TL. Hadi en en maksimum hesapla fazla fazla marj koyun ve hesaplayın. Sonra bankaların her çeyrekte böbür böbür böbürlenerek açıkladığı kar rakamlarına bakın. sonra tekrar elinizi vicdanınıza koyun ve konuşun.

Bu hesapları yaparken bir başka bankadan da Soma’daki vatandaşlardan Eylül ayına kadar EFT ve havale ücreti alınmayacağına dair basın bülteni gönderilmiş iyi mi? Allahım aklıma mukayyet ol! Bunu da utanmadan bir sosyal sorumluluk gerçekleştiriyormuş gibi duyurmaya çalışıyorlar. Yüreği yanmış zavallı madenci aileleri nereye ne kadar para havalesi yapıyormuş bunu da açıklayın. Ki biz de anlayalım ne kadar ufak paralar karşılığında markalarınıza PR desteği yaratıp medyada yer bulmaya çalışıyorsunuz…

Bu hesapları ekonomiciler yapabilir elbette. Ancak bildiğim kadarıyla bankalar hesap açarken, kredi verirken ölüm durumu için sigorta yapmadan katiyen bu işlere girmezler. Yani banka herşeyden önce daima kendisini garantiye alır. İstemediği belge, imzalatmadığı taahhüt, kağıt kürek kalmaz. Özetle asla ve kat’a yaş tahtaya basmaz. Ben diyeyim siz anlayın.

Hal böyleyken x bankasının kredi affı, y bankasının EFT - Havale hediyesi falan diye PR yapmaya çalışmaları en hafif ifadeyle ayıp. Ne farkınız kalıyor siyasi rantçılardan, bana söyleyebilir misiniz?

Haa “tabii ki ayıp canım medya bu haberlere yer vermesin o zaman, sosyal medya dolaştırıp durmasın” diyebilirsiniz. Diyebilirsiniz de; şimdi zamanı değil bunu tartışmanın… Acımız çok derin…

Yorumlar

en yaman rakip, en tatlı dost

Dünyanın çözülmesi en zor ilişki denklemlerinden birisi de anne - kız ilişkisidir. Çook uzun zaman önce Nokta’nın Nokta olduğu yıllarda derginin meşhur kapaklarından birisi konuyu şöyle özetlemişti: En Yaman Rakip, En Tatlı Dost. Kapakta kimler vardı hatırlamıyorum ama geçinemeyen (iyi geçinen anne - kız var mı bilemem varsa da benim tipim değildir o kızlar) anne - kızlar gülünesi hikayelerini anlatmışlardı. İçinde hala kahkahayla hatırladıklarım var.

Bunlardan birisi de Müjde Ar ve Aysel Gürel anne - kız ikilisiydi. Müjde Ar “Annem deli Aysel’le hiç anlaşamayız. Birlikte olmamızın üstünden 15 gün geçtikten sonra birbirimizi nasıl bıçaklasak diye düşünmeye başlarız” demişti. Eh benim de annemle gül gibi geçindiğim söylenemez, tahmin edeceğiniz gibi. Bir büyük kavgamızdan sonra annem, Müjde Ar’ın bu lafını söylemişti de gülmekten yerlere yatmıştık. Müjde Ar adeta bizi anlatmıştı.

Geçen akşam NTV’de şu ana kadar hiç bir bölümünü kaçırmadığım Söz ve Müzik belgeselinin Aysel’e ayrılan özel bölümünü seyrettim. Şimdi Söz ve Müzik belgeseli deyip geçemem. Belgeselin yayınlandığı sekiz hafta boyunca fena halde başını ağrıttığım dostum ve programın yapımcılarından Suat Kavukluoğlu’nun da adına anmadan geçemem. Her hafta “Söz ve Müzik bu hafta saat kaçta yayınlanacak?” sorusundan fenalık geçiren Suat, her programdan sonra gecenin bir saatinde arayıp ”Konuşması kolay” eleştirilerime maruz kalan Suat, ”Bir hafta da şu sanatçılar çıksa ne iyi olur” ukalalıklarımdan daralan Suat…

Ama kimleri kimleri hatırlatmadı ki bu belgesel bizlere. Tanju Okan - Fikret Şeneş, Selçuk Ural, Gökben, Çigdem Talu - Melih Kibar - Erol Evgin üçlüsü, çocukluğumun unutulmaz şarkıcısı Ersan Erdura ve daha niceleri. 8 hafta boyunca süren birinci sezon bölümlerinde Türk Hafif Müziği’nin söz ve müzik buluşmalarını izledik. Tabii şarkıyı icra edenlerin ismi her zaman bir adım önde olduğu için aklımda bu isimler kalmış. Yoksa NTV’de hava durumu tahminlerini keyifle izlediğim Gökhan Abur’un da bir zamanlar şarkıcı olduğunu bu program sayesinde öğrendim.

İki paragraf öncesine dönecek olursam; geçen akşam Aysel Gürel için hazırlanan program belki de sekiz bölüm içinde en etkileyici olanıydı. Müjde Ar annesiyle olan ilişkisini o kadar derinden ve o kadar duygulu anlattı ki… Aysel Gürel gibi bir kadının kızı olmak elbette muhteşem bir ayrıcalık olmalı. Fakat bir o kadar da zor olmalı. Böylesine sıradışı bir annenin kızı olmak kimbilir ne kadar anlatılmaz bir duygudur. Söz yazarlığını yaptığı şarkıların sadece ufak bir kısmını dinledikten sonra program bitti, alışıldığı üzere hoooop telefona sarıldım, Suat’ı aradım.

Benden az önce de Müjde Ar aramış, tebrik etmiş. Suat, Aysel Gürel’in bambaşka bir yönünü anlattı. Meğerse Aysel, o bayıldığımız deli Aysel aynı zamanda müthiş bir şairmiş. Nerdeyse tam 15 dev klasör dolusu, arkalı önlü kağıtlara yazılmış şiirlerinden bahsetti. O ana kadar çok şarkıya söz yazmış bu tatlı kadının aslında müthiş üretken bir şair olduğu hiç aklıma gelmemişti. Öyle ki gazetelerin üzerindeki ilanların bile üstüne şiirlerini yazmış. Öldüğü zaman evinin her yerinde kırık kırtık kağıtlara yazdığı şiirler bulunmuş. Ve bu şiirlerin tümü klasörler halinde Müjde Ar’da duruyormuş. Tek dileğim bu şiirlerin bir gün yayımlanması. Gizlide kalmaması, Salinger gibi kasalarda saklanıp durmaması. Erkekler dünyasında yok sayılan, varlığı kabul edilmeyen kadın şairlerin anısına… Hiç değilse…

Yorumlar

yazdırılmamış yazı…

Son zamanlarda bize özgü bir hastalık gelişti: Çirkin olan bir yeri güzelleştirelim derken daha da sevimsiz bi’ hale getirmek…

Bu nasıl oluyor anlamak pek mümkün değil. Tamam güzel de çirkin de görecelidir, bu konuda fazla söz söylemek de doğru değil. Ancak Taksim Meydanı’nın yeni düzenlenmiş halini 100 kişiye gösterin, “Güzel mi?” diye sorun, 100 kişinin 99′u da “Sadece çirkin değil, çok çirkin olmuş demezse” ne olayım. Ne olayım değil hatta gelin yüzüme tükürün.

Gezi üzerine artık söylenecek, konuşulacak, anlatılacak, yazılacak hatta çizilecek hiçbir şey kalmadı. Bu saatten sonra söylenecek her söz anlamsız kalacak. Gezi sadece Gezi’den ibaret değildir diyenler de beni hiç bağlamıyor. Gezi üzerine geliştirilen komplosever Türk milleti pardon bir kısım Türk milleti senaryoları da beni hiç ilgilendirmiyor. Gezi, beni sadece Gezi olduğu için yürekten ilgilendiriyor. 30 mayıs sabahı yakılmış çadırları gördüğümde yaşadığım Gezi üzüntüsü -ama sadece Gezi- ilgilendiriyor. Yoksa işin gaz yedik, polisten kaçtık, polis kovaladı, kaçtık yine gaz yedik diye dön dolaş anlatılan kısımların da artık gereğinden fazla ayrılmaz pilav - su ikilisine döndüğünün farkındayım. Dış mihraklar, benim yüzde ellim seninkini döver, faiz lobisi, yedirtmeyiz, içirtmeyiz gibi lafların da ziyadesiyle ballandırılarak kabak tadı verdirildiğini biliyorum. Komplo ise bile komplonun bu kadarına benim aklımın yetmediğini itiraf edip rahatlayayım. Şimdi bazıları “Sen ne anlarsın ki, senin aklın yetmez” deyip küçümseyecektir. Olsun varsın. Ben Gezi ile ilgileniyorum.

Ama geçen hafta Taksim Meydanı’nın özde değil sözde düzenlenmiş halini gördüğümde acı tablo bir kez daha kafama dank etti. Gözünüzün önüne şap dökülmüş sınırsız bir çöl getirin. Bir karış toprak yok, bir gram yeşil yok. Metro istasyonundan Divan Oteli’ne kadar olan o kocaman geniş bulvar tamamen kaldırılmış, arada refüjdeki ağaçlar da kaşla göz arasında deve edilmiş. Uçsuz bucaksız şap türü içrenç bir beton dökülmüş. O kadar çirkin ve sevimsiz olmuş ki kelime hazinesi en geniş yazar İhsan Oktay Anar bile bu çirkinliği anlatmakta zorlanır. O denli yani… Gözünüzün görebildiği tek yeşillik Gezi Parkı kalıvermiş. O da kaybedilen kaç tane genç, kaç tane göz pahasına.

Şimdi diyebilirsiniz ki “Acele etme daha bitmedi”. Olabilir ancak işin şu ana kadar ortaya çıkan kısmının tamamlanacak kısmının teminatı olduğuna o denli eminim ki. Yaptıklarımız - yapacaklarımız - teminat diye de bir politikacı söylemi vardır ve ben bu söyleme uyuz olurum. Çünkü adam olacak çocuk misali ilk halinden belli ortaya nasıl bir meydan çıkacağı. Tamamlandıktan sonra çok ama çook çirkin olacağı da gün gibi aşikar. 

Gayet tabii ki “Sanki Taksim Meydanı’nın eski hali güzel miydi?” diye de sorabilirsiniz. Tamam kabul ediyorum eski hali de gayet sevimsizdi. Hele o parkın alt bölgesindeki “kutu kutu pense” tabelalar gerçekten de sinirime dokunuyordu. Ama nerden aklıma gelsin o eski halini bile daha fazla beğeneceğim ve hatta özleyeceğim. Bize özgü olan çirkin olanı güzelleştireceğim derken daha da çirkinleştirip iğrenç hale getirme hastalığı bir kez daha vuku buldu. Özetle olan budur.

Sırf sözde düzenlenmiş Taksim Meydanı’nda bir gram da olsa yeşillik ve doğa görmemizi sağladığı için Gezi’ye bir kez daha bütün İstanbul halkı olarak teşekkür borçluyuz. Yoksa emin olun Gezi Parkı’nı da bir beton - şap okyanusu olarak görmemize ramak kalmıştı.

NOT: İşbu yazı dış mihraklar, faiz lobisi vs. sayesinde falan yazdırılmamıştır. Kendi kendime yaşadığım bir kent acısıdır diye düşünebilirsiniz. Kent acılarının bitmesi, bitirilmesi ise en büyük dileğimdir. Fazla; hatta hiç ümitli olmasam dahi… Nasıl olacaksa artık…

Yorumlar

o sen olamazdın… olma da zaten!

Medyada yer almaktan ziyadesiyle haz duyan fotoğrafçı Mehmet Turgut, 8 Mart sebebiyle yeni bir projeye daha imza atmış: O ben olabilirdim…

Nasıl “Ben” olunuyormuş peki? Hülya Avşar başta olmak üzere 8 meşhur kadına makyajla dayak yemiş görüntüsü verilmiş, fotoğrafçı Mehmet Turgut da bu kadınları darmadağın edilmiş suratlarıyla görüntülemiş. Mehmet Turgut’un ve katılımcı celebrity kadınların şöhretine şöhret katmak dışında kime ne fayda sağlayacağı anlaşılamayan bu show business çalışması Sosyal Sorumluluk adı altında sunulmaya çalışılmış. Bugünlerde bulduğu her mikrofona projeyi anlatan Mehmet Turgut, projede poz veren kadınların çekim öncesinde dayak yemiş psikolojisine sokulduklarını söylemiş. Valla ben anlamadım bir kadın nasıl olup da suratına yapılan makyajla dayak yemiş kadın psikolojisine girer? Anlayan varsa bana da anlatırsa minnettar kalırım.

Hatta iş o kadar ileriye götürülmüş ki fotoğraf sergisi 8 Mart akşamı Çırağan Sarayı’nda bir kokteyl ile açılacakmış. Kokteyl sırasında dans gösterisi falan da yapılacak mı bilemem… Kimlerin ne kıyafetle gelip hangi TV kanallarına demeç vereceklerinin stratejisi geliştirilmiş mi hiç bilemem. Ama bildiğim bir tek doğru var; Hülya Avşar kokteyl kıyafetiyle kameralara şöyle diyecektir: “Hahahaahahahaha ay vallahi çocuklar çok üzüldüm, mahvoldum. Ay bildiğiniz gibi değil hhahahhahahhahaha makyajım 5 saat sürdü. Ay sormayın ne kadar da zormuş dayak yemiş kadın psikolojisine girmek. Hahahhahahhaaah. Hadi bana müsaade çocuklar, kokteylden beni bekliyorlar. Kolay mı dayak yemiş gibi yapmak. Hahahhahahahhhah.” İlave sırıtışlar tabii…

Son zamanlarda fiziksel olmasa da ciddi anlamda manevi şiddete maruz kalan Meltem Cumbul ne der onu da bilemiyorum.

Bildiğim bir başka şey de projede poz veren 8 kadının herhangi bir şiddete maruz kalmayacak kadar güç sahibi oldukları. Güçten kastım elbette fiziksel güç değil. Ne demek istediğim gayet açık. Sıkıysa bir erkek evire çevire sokak ortasında dövsün birisini? Elbette dövmesin, dövemesin, hiç bir erkek bir kadına fiziksel şiddet uygulamasın. Ama öyle olmuyor. Gücü yeten yetmeyene dayak atıyor işte. Açık olan gerçek ise poz veren bu kadınların kendini kurtarıp, dayak yeme sınıfından çıkıp, işin keyif ve eğlencesini sürdükleri.

Ne sosyal sorumluluk çalışmalarına ne de gerçek anlamda yapılan kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarına karşı olmam mümkün değil. Ama bu kadarına pes! Sosyal sorumluluk kisvesi altında ayıbın bu kadarına pes diyorum. Elbette kadına şiddet hepimizin karşı olduğu ve bir şeyler yapması gereken bir konu. Ancak bu alan insanların kendilerini eğlendirmek için mizansenler yarattığı bir oyun ve eğlence alanı değil. Şöhretine şöhret katmak için maskara gibi boyanıp basamak yapmaya çalıştığı bir alan ise hiç değil.

Kadına şiddet gerçekten çok derin bir yara ve üzerine ciddiyetle eğilinmesi gereken bir konu. Elbette her meşhur kişiye kadın olsun erkek olsun büyük görevler düşüyor. Markalara da çok büyük sorumluluklar düşüyor. Her bireyin de kişisel olarak yapması gereken şeyler var.

Ancak bu işin bir eğlence formatında sunularak kokteyl, sergi, imza günü vs. şeklinde promosyonel bir kampanya haline getirilmesi benim çok tadımı kaçırıyor. Hele ki bunun “Sosyal sorumluluk” adı altında pazarlanması sinirimi bozuyor. Şiddetin azalabileceğine dair ümitlerim ise gitgide yok oluyor.

Son olarak projede boyanarak yer alıp, gönlüne yemiş yediren kadınlara bi’ çift sözüm var: O sen olamazsın. Ne yaparsan yap o ruh halinin nasıl olduğunu anlayamazsın! Anlama da zaten. Ama bu işten şöhret rantı yemeye kalkışma! Gerçekten çok ayıp.

Tamam bu alanda bir şeyler yap gayet tabii. Ama bu yapacağın şey suratını boyatıp poz vermek değil…

Yorumlar

rzl oln trk rklmclğ…

images1.jpgTam da Cannes Reklam Festivali arifesini idrak ettiğimiz şu haftada memleketimden reklam rezaleti manzaraları sona eremiyor. Belki bu sefer son olur derken gelen gideni aratıyor. Hitlerli şampuan reklamıyla başlayan bu seri AMK ile tavan yapmış bulunuyor.

Okşanacak kafa dize yakın gelirmiş -elbette bunun çok daha farklı versiyonu var bilen bilir bilmeyen de öğrensin- “hadi yapılmış bir densizlik şunun üzerine gitmeyeyim” dedikçe konuşmalara doyamıyor marifetli ve yaratıcı Türk reklamcıları. Onlar buldukları yere konuştukça konu kapanacağına bizlerin eline düşüyor böylece. Okşanacak kafa meselesi buradan geliyor, ne alaka diyenlere duyurulur.

Hulusi Derici kadın tokatlamaktan Hitlerciliğe terfi ettiği reklam yüzünden Yahudi cemaatinden özür diledi. Tüm insanlıktan özür dilemeye gerek duymadı zira Hitlerli reklamdan sadece Yahudi cemaatinin rahatsız olduğunu düşündü. Dolayısıyla Türk reklamcılığının da ne kadar sığ bakışlı ve günü kurtarmacı olduğunu bir kez daha ispatladı yedi düvele. www.tdk.org.tr özrü kabahatinden büyük olmak deyimi…

Bu hafta da AMK felaketiyle karşı karşıya bırakıldık. Ki bu reklamcılar olduğu sürece bu felaketler silsilesinden mahrum olamayacağımız aşikar. Bir reklamcının -Yiğit Şardan- üstüne üstlük Reklamcılar Derneği başkanlığı yapmış bir reklamcının isim babalığı yapmış olmasına mı yanarsın, doğru düzgün bir gazetecinin yayın yönetmeni olmasına mı yanarsın, Sözcü grubunun düşürüldüğü hale mi yanarsın… Sen yanmasan ben yanmasam meselesi değil bu, ciddi… Vatan, millet, memleket elden gidiyor edebiyatıyla gazete yaparken takke düşer kel görünür sayın seyirciler. Tek hedef müşterisine oynamaktır. Ulusalcı pavkırmalar sayesinde tiraj yerine oturmuştur. (Tam da bu noktada yazar “ciddi ve tutarlı” lafını kendine şiar edinen Emin Çölaşan’ın ne düşündüğünü merak eder.)

Şimdi sıra spor basınından pay kapmaya gelmiştir ve zordur. Yollar Yiğit Şardan’la kesişir, Galatasaray konusunda hızını alamayan YŞ kendini göstermelidir. Her yol mübahtır, Cemal Nalga olayından da yeterince bilenmiştir. Tam da beklediği ürün eline gelmiştir. Eşsiz spor deneyimini konuşturur ve ismi yapıştırır: AMK…

Bu ismin bu kadar tartışma yaratacağını elbette bilmektedir. Zaten amacı da budur ve hedefine kat kat fazlasıyla ulaşır. Kendisine soru soran gazeteciler kızdırmaktan korkarak ve desturla soru yöneltirler… Kısa reklamcılık hayatındaki dev hayallerinden birisi daha gerçek olmuştur: FCUK benzeri bir ismi yerel bir ürüne koymayı Allah kendisine nasip etmiştir. Bir de literatüre bir laf kazandırmasıyla övünmektedir. Sanki bugüne kadar AMK lafı twitter’da milyonlarca kere dönmemiş, oradan kopyalamamış gibi. Gazeteci de soramamıştır besbelli “Yahu nereden kazandırıyorsunuz, bu laf kaç zamandır var işte” diye. Belli ki yayın yönetmenine de FCUK üzerinden savunma yapma fikrini kendisi vermiştir. Amma velakin takma akıl cepten düşermiş, akıl akıl meselesi…

Türkiye reklamcılık tarihinde bir rezalete daha imza atılmaktadır. Fakat ne gam! Bu düşünce sistematiğinde üzerinde çok konuşulan her reklam başarılıdır. İçinde küfür, hakaret, aşağılama, ırkçılık olması hiç farketmez. Ve ne acıdır ki bunun adı da başarıdır…

Önümüzdeki hafta yapılacak Cannes Reklam Festivali’nde Yeni Rakı ve Türkiye’nin tanıtımı hedefleniyor. Ne güzel…

Bunun yanısıra acı ile fark edilmesi gereken bir durum daha var… Hulusi Derici ve Yiğit Şardan: Türk reklamcılığını dünya gözünde ırkçı ve cinsiyet ayrımcı hale getirmeye zerre kadar hakkınız yok!

Yorumlar

itinayla para karşılığı protesto eylemi düzenlenir

Cumhuriyet Gazetesi bugün çok anlamlı bir karikatür yayımlamış… Damda iki kedi duruyor. Birisi “Her mart dama çıkar mısın” diye soruyor. Diğeri cevabı yapıştırıyor: “Sponsor bulursam evet!”. İmza: Kamil Masaracı. (İşbu Kamil Masaracı karikatürüne yazının sonunda dönülecektir.)

Şimdi yazının başı: “Yok artık o kadar da olmaz” dediğimiz, olmasına ihtimal vermediğimiz her şeyin tek tek başımıza geldiği güzel ve yalnız ülkemde son olarak bu da gerçekleşti: Sponsorlu protesto eylemi… Bir iç çamaşırı markası, Femen kızlarını Sultanahmet’in göbeğinde soyarak Türkiye’de kadına şiddeti -aklınca- protesto etti. Belli ki birilerinin ucuz fikrinin kurbanı edilen bu iç çamaşırcı bundan bir fayda etti mi bilemem. Ancak fazla da renklendirilmeye ihtiyacı olmayan verimli medya gündemimize bir renk daha eklendiği kesin… Cem Yılmaz’ın züğürdün çenesini düşüren evliliği, Pamela Anderson, Adriana Lima, Alessandro Ambrosia… Allah eksikliğini göstermesin. Hani laf olsun diye “Duyan geldi, bi’ Femen kızları eksik kaldı” desek boynumuz bükük kalmayacak. O derece yani…

Cüneyt Özdemir’e konuk olan kızlardan birisine -valla isimlerini öğrenmeye de kafa patlatamam, yoksa elbette bi’ gugıl mesafesi- Cüneyt Özdemir’in “Ya sen ne saçmalıyorsun be kızım?” bakışları olayı anlatmaya yeter.

Memleketimizin temel kuralı olan bi’ taraflarımızı açıp haber olma züttürüsü, kendini marka yapma zorlaması içindeki bazıları için de geçerli olacak. Femen kızları gelip olay çıkaracak, sonra bazıları “Ay canım ne var bunda gayet doğal bir protesto” diyecek. Sonra da ilave edecek “Ay gerici bunlar hayatım, şeriatı getirecekler yakında, vallahi geleceğimiz çok karanlık, baksana alt tarafı protesto yahu” diyerek ah yanıp vah tütecekler.

İşin acı-tatlı kısmını, matrağını, eğlencesini, saçmalığını, manasızlığını, boşluğunu bir kenara bırakıyorum… Zaten medyada da adamakıllı yer bulamadı bu magazin zenginliği içinde.

Benim takıldığım en ağır nokta; bir marka nasıl olup da bu kadar yanlış bir şey yapabiliyor? Markayı zerre kadar tanımam, sahibini bilmem, bu aklı kim vermiş onu da bilemem. Bu konuyu araştırmaya değer bile bulmam. Yoksa 3-5 kişiye sorar öğrenirsiniz kafaya koyarsanız… Ancak bir iç çamaşırı markasının bu kadar öngörüsüz ve basiretsiz davranmasını Türk PR sektörü adına bir zavallılık olarak görürüm.

Elbette kadına şiddeti protesto etmek anlaşılır bir yaklaşım. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ama ne yapmaya çalıştığı belli olmayan, bi’ dediği bi’ dediğini tutmayan, kadın bedenini sergileyerek protesto eylemi yaptığını zanneden zavallıları marka elçisi yapmak için insanın aklını kiraya vermiş olması falan gerekiyor. Başka bir açıklama da bulamıyorum.

Ancak, dünya iletişim literatürüne yepyeni bir kavram soktuğumuz kesin: Sponsorlu Protesto… Para karşılığında çağır gelsin, istediğin konuda protesto eylemi yaptır. Hatta işi daha da büyüt, protesto paketleri hazırla, konu başlıklarını belirle, konuya göre uçağa atlayıp gelinsin, duruma göre meme - döt - karın ve Allah ne verdiyse açılsın, protestolar yapılsın…

Dilerim bu konu kısa zamanda kapanır, devamı gelmez de biz de bu rezillikle kalırız. Tez zamanda unutulur gider. Ancak bir aklı evvel çıkıp da bunun devamını getirirse vay halimize!

Burada benim sözümün çooook büyük bir kısmı da ülkemizdeki PR’cılara… Markasına değer katamayan PR’cılar artık haber çıkarabilmek için ne yapacaklarını şaşırmış durumda. Şekilde görüldüğü gibi…

Türkiye’de demokrasi, laiklik, eğitim vs. gibi pek çok kavramın yeniden ele alınmasını savunuyoruz. Pek güzel. Ancak PR kavramının da yeni baştan ele alınmasının zamanı geldi hatta geçiyor bile. Cem İlhan bunu çok güzel anlatıyor.

Yoksa, “Yahu bu medya biz PR’cılara hiç değer vermiyor bee” diye ağlanmak kolay. Amma velakin adama sorarlar: Sen PR’cı olarak bugüne kadar medya nezdinde kendine ve sektörüne itibar sağlayacak ne yaptın?

Olayı Kamil Masaracı’nın karikatürü öyle güzel anlatmış ki… Bu yazıya bile gerek yok, bütün PR’cılar açıp karikatüre baksın. Yeter de artar!

Kapiş…

Yorumlar

« Previous entries